Hayat Fışkıran Bir Konsept Albüm: Coldplay’den Viva La Vida
Türler: Alternative Rock, Art Rock, Indie pop
RYM Reytingi: 3.44
Girizgâh
Merhaba değerli okurlar, dergimizde bu ay dünyaca ünlü İngiliz rock grubu Coldplay’in her yerinden hayat fışkıran, global bir barış ve yaşam sevgisi imgesi haline gelmiş “Viva La Vida or Death and All His Friends” albümünü konu alıyoruz. Bilmeniz gereken tüm detaylarıyla birlikte albümü değerlendirmeye geçelim, herkese mutlu okumalar!
Arka Plan
Takvimleri 2006 yılına alalım bir anlığına. Coldplay, 2005 yılında piyasaya çıkan “X&Y” adlı albümleriyle modern rock kültürünün öncüsü haline gelmişti ve listelerde hep zirveye oynayan “The Scientist”, “Yellow”, “Fix You” gibi hit şarkılar ortaya koymuşlardı. Albüm satışları da hiç olmadık kadar yüksek olan grubumuzun önünde önemli bir sınav vardı artık: kendilerini yıkıp yeniden inşa etmek. Her dünyaca ünlü olmuş grubun bir süre sonra karşılarına çıkan bir sınavdır bu ve maalesef pek azı bunun altından kalkarak görkemli miraslarını sürdürebilir. Coldplay de çıkardıkları ilk üç albümü bir üçleme olarak görüp yeni bir serüvene atıldılar.
Bu vesileyle yeni bir kimlik arayışına giren grubumuz önceki üç albümlerinde prodüktörlük koltuğunda olan Ken Nelson ile yollarını ayırdılar ve bu koltuğa dünyaca ünlü ambient müzik prodüktörü Brian Eno’yu getirdiler. Her şarkının birbirinden farklı olması felsefesini benimseyen Eno, bunu hem enstrümental olarak dünyanın dört bir yanından esinlendiği farklı tür müziklerle, hem de grubun öncüsü ve vokalisti Chris Martin’in vokallerine yaptığı çeşitli dokunuşlarla gerçekleştirdi. Bunların üzerine İtalyan kemancı Davide Rossi ile yapılan iş birliği sayesinde albümün geneline senfonik ve şatafatlı bir prodüksiyon hâkim oluyor.
Albüm Kapağı
Viva La Vida’nın ikonikleşmiş albüm kapağında Fransız ressam Eugene Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” adlı eseri kullanılıyor. Elinde Fransız bayrağı tutan kadın figürü burada Fransız halkının verdiği bağımsızlık mücadelesini temsil etmekte. Onun hemen yanında ise elinde tabanca tutan genç adam halkın çiftçi kesimini anlatıyor. Aşk, savaş ve devrim ateşi temalarını konu alan albümümüz için kesinlikle uygun bir seçim olmuş. Ayrıca aynı ressamın “Battle of Poitiers” resmini de alternatif kapak olarak kullanmış grubumuz. Artık 12 Haziran 2008 tarihinde piyasaya sürülen albümümüzü gelin şarkı şarkı incelemeye geçebiliriz.
1- Life In Technicolor (B)
Albümümüze yavaş yavaş yükselen ışıltılı bir prodüksiyonla giriş yaptıktan sonra birisi klasik, diğeri ise daha az aşina olunan, santur isimli iki gitar karşılıyor bizi. Albüm o kocaman hayat enerjisini daha ilk dakikalarda gösteriyor bize böylece. Yavaş yavaş yükselen senfonik yaylılar eşliğinde bir sonraki şarkı “Cemeteries of London”a pürüzsüz bir geçiş yapıyoruz.
2- Cemeteries of London (B+)
Narin bir piyano ritmiyle başlayan şarkımız, zamanla eklenen gitarlar ve senfonik elementlerle dallanıp budaklanıyor ve hem duygusal hem de görsel bir şölen oluşturuyor. İleride birkaç şarkıda daha bahsedeceğim, ama bu albümün bir yandan çok görsel bir yanı da var gerçekten. Her bir şarkıyı dinlerken karşınızda bambaşka manzaralar oluşacak. Tabii ki Brian Eno’nun katkısı yadsınamayacak kadar büyük bu konuda.
Kaybolan ruhların gece vakti kendilerini aramaları ve lanetlerini kırmaya çalışmaları gibi trajediden esinlenen bir temada ilerliyor sözler. Ancak bunların yanında aşılanan iç açıcı ve pozitif bir keşif duygusu ve tanrının hayatın her yerinde olmasından duyulan sevinç var buram buram. Tatlı bir piyano ritmiyle biten şarkımız albümün konseptine olabilecek en iyi girişi yapıyor belki de.
3- Lost! (B+)
Albümün geri kalanına göre biraz daha kişisel bir bakış açısından yazılan bir şarkı olan “Lost!”, yine de her insanın feyz alabileceği şeyler barındırıyor. Zorluklar karşısında direnmeyi ve pes etmemeyi anlatıyor. İnsanın bazen kaybolabileceğini, kapıların yüzüne kapanabileceğinden bahsediyor ve bir gün acı etkisini kaybettiğinde başına gelenlere daha objektif bakarak kendi yolunu bulabileceği mesajını veriyor.
Enstrümental olarak albümün geri kalanına göre biraz daha melankolik, bir önceki albümlerindeki şarkılara yakın bir izlenim aldım şahsen. Ancak bu asla kötü bir şey demek değil çünkü albümde en çok göz ardı edilen şarkılardan birinin bu şarkı olduğu kanısındayım. Şarkının ilk yarısında öne çıkan kilise orgu, yaylılar ve modern prodüksiyon ögelerinin yanında kabile müziklerini andıran bir ritim birleşince ortaya zarif ve yüreklendirici bir çalışma çıkıyor. Albümün ilk gitar solosu da burada karşımıza çıkıyor ve kısa da olsa kesinlikle şık bir ekleme olmuş.
4- 42 (B)
Şarkının adından da anlayacağınız üzere grubumuz bu şarkıda Chris Martin’in aslen Konyalı büyükbabasına duyduğu özlemi konu almış. Böyle olsa ne ilginç olurdu, değil mi? Şaka bir yana, şarkı gerçekten de albümde ölüm ve zaman konsepti üzerinde en çok duran şarkı olsa gerek. Ölülerin yaşayanların kafasında yaşamaya devam ettiği ve zamanın ne kadar çabuk geçtiği düşüncelerine zarif yaylılar ve vokaller eşliğinde yer verilmiş. Şarkı ilk bir buçuk dakikadan sonra sert gitarlar ve yükselen davullar eşliğinde temposunu artırıyor ve daha optimist ve ışıltılı bir havada devam ediyor. Kapanışında ise tekrar başlangıçtaki ritme dönüyor ve estetik bir son buluyor.
5- Lovers In Japan (A-)
Geldik albümden belki de en sevdiğim şarkıya. Demiştim ya her şarkı ayrı bir manzara çiziyor diye, bu şarkı da beni Japonya’nın sahillerinde romantik bir günbatımına götürüyor. Arka planda synth mi gitar mı olduğunu anlayamadığım uçsuz bucaksız uzanan ses duvarı ve insanın içini huzurla kaplayan bir gitar melodisi ile şarkı ilerliyor. İkinci nakarattan sonra vokaller çekiliyor ve enstrümanlar adeta bir yıldız gibi parlıyor ve zirveye ulaşıyor. Gitarın açtığı yolda arkada davullar ve yaylıların eşsiz uyumu bu şarkıyı benim için bambaşka bir yere koyuyor. Hem olabildiğince tutkulu hem atmosferik, bir o kadar da estetik.
Şarkının ikinci yarısı ise bize albümdeki ilk bonus şarkıyı tanıtıyor: “Reign of Love”. Piyano odaklı ve ilk yarıya göre çok daha sakin ve sade bir prodüksiyonla karşılaşıyoruz bu kısımda.
Şarkı ilk yarısında bir insanın kendi için doğru yolu takip ettiği müddetçe nihayetinde istediğine ulaşacağını, onun için bir gün güneşin doğacağını anlatıyor ve hayata yine umut dolu bir perspektiften bakıyor. İkinci yarısında ise insana yük olan bir aşktan, bir sevgiden bahsediliyor. Bu sevginin Hristiyanlık inancı ile bağdaşması en büyük ihtimal, zira sözlerde kilise ve dizlere kapanmak gibi dini ögelere yer verilmiş.
6- Yes (B+)
Chris Martin’in şu ana kadarki en pes vokalleriyle albümün ikinci yarısına adım atıyoruz. Bedensel günahlara karşı direnmek ve yalnızlıktan yorulmak temaları etrafında şekilleniyor “Yes”. Müzikal olarak albümün konseptine ve genel çerçevesine uygun dört dakikanın ardından şarkı bir anda ritim kazanıyor ve sanki 90’lardan kalma “shoegaze” türünde bambaşka bir şarkıya geçiş yapıyoruz. Tekrarlanan bas gitar ritmi ve gitar pedallarının efektif kullanımı, arkada tempolu bir davul ritmi ve kadife gibi vokaller derken hipnotize edici bir deneyim yaşıyoruz. Benim için albümdeki en etkileyici kısımlardan bir tanesi ortaya çıkıyor böylece.
7- Viva La Vida (A-)
Müzik dünyasında genellikle milyarlarca dinlenen şarkılar basit ve akılda kalıcı olur ve bir süre sonra insanlara kabak tadı vermeye başlar. Ancak “Viva La Vida” yaklaşık 20 yıldır dünyanın her bir köşesinde sevenlerine daha iyi ve daha mutlu bir dünyanın mümkün olacağı mesajını aktarıyor. Buna bizzat hem Milano’nun en ünlü meydanlarında hem de Avrupa Parlamento’sunda şahitlik ettim.
Müzikal açıdan albümün merkezine ve zirvesine de oturan şarkımızın yükselişleri ile alçalışları o kadar zarif ki… Chris Martin’in tutkulu vokalleri ve arka plandaki koro birleşince tüyleri diken diken eden evrensel bir marş ortaya çıkıyor.
Şarkımız krallığını ve görkemini kaybeden bir kralın bakış açısından yazılmış. Bu vesileyle güç sahibi insanların aslında gelip geçici ve gücün el değiştirme süresinin ne kadar kısa olduğu anlatılmış. Ek olarak bir kral olmanın bazen bir kukla gibi yönetiliyor hissi vermesinden de bahsedilmiş. Fransız İhtilali’ne de pek çok gönderme yapılıyor, mesela birinci ve ikinci nakaratın ortasında kralın kellesini isteyen devrimcilerden bahsediliyor. Dini atıflar da kesinlikle es geçilmemiş, Hristiyanlık inancından ve İncil’den alıntılar ve onlara göndermeler de kelime aralarında gizlenmiş.
Özetle “Viva La Vida” oldukça komplike ve üzerinde kafa yorulmuş bir yapıt olması ve günümüz müzik dünyasında popülerliğine popülerlik katması açısından eşi benzerine az rastlanır bir başarıya imza atıyor.
8- Violet Hill (B)
Politikacıların refah ve rahatlık içerisinde yüzerken yönettikleri halkın bin bir türlü problemle başa çıkmasına, günümüz Hristiyan kilisesinin nasıl amacından sapıp bir çıkar mekanizması haline geldiğine değiniyor “Violet Hill”. Böylelikle albümün ilk gerçek protesto şarkısı haline geliyor. Şarkının giriş cümlesi “It was a long dark December” sözü grubun yazdığı ilk mısra olmasıyla bir önem taşıyor ve şarkının sözlerinin geri kalanı Chris Martin’in patronuyla sorunlar yaşayan bir müzisyen arkadaşından ilham alınarak yazılmış. Vurucu ve ritmik gitarlara ev sahipliği yapan şarkının ortasındaki gitar solosu da şahsen renk katmış. Şarkı kapanışı biraz romantik bir açıdan yapıyor ve sevgiyi dürüstçe ve açık sözlülükle belirtmenin öneminden bahsediyor.
9- Strawberry Swing (B+)
Albümün fikrimce “Viva La Vida” dan sonra en melodik şarkılarından biriyle devam ediyoruz ve albümün hayat dolu enerjisini iliklerimize kadar hissediyoruz. Hayatında özel bir insan olduğu vakit insanın günlük hayatın rutin temposundan kaçmasının mümkün olduğu anlatılıyor. Partnerini beklemenin ve onu özlemenin zor bir süreç olsa da ilişkiyi ilişki yapan değerli bir parçası olduğundan bahsedilmiş. Şarkının son kısmında ise o özel kişi olmadan gökyüzünün mavi olması bile nafile düşüncesi hâkim. Böyle romantik sözler ve melodik bir prodüksiyon birleşince albümdeki en umut ve sevgi dolu anlardan birine şahitlik ediyoruz.
10- Death and All His Friends (B)
Böylesine hayat dolu bir albümün kapanışını da böyle anlam yüklü bir şarkıyla yapmak yakışırdı. “Death and All His Friends” sabretmenin öneminden ve hayatta acele edilmemesi, bazı şeylerin akışına bırakılması gerektiğinden bahsediyor ilk kısımlarda. Düşük tempoda başlayan şarkımız yavaş yavaş hareketleniyor ve evrensel bir barış mesajına dönüşüyor. Kuşaklar ve yüzyıllar boyu devam eden bir nefret ve intikam çemberinden çıkmanın yollarını arıyoruz, ölümü takip etmektense yaşamın tadını çıkarmak istiyoruz şarkı ilerledikçe. Albüm ise bize son sürprizini bu şarkıda saklamış, şarkının ikinci yarısında ışıltılı elektronik prodüksiyon eşliğinde bir kez daha bu döngüden kaçmanın hayallerini kuruyoruz.
Prospekt’s March Edition
2008’in Kasım ayında yayımlanan “Viva La Vida (Prospekt’s March Edition)” albümün ve grubun sevenleri için Viva La Vida evreninden geriye kalan B-side’lar ve eklemelerle daha da kapsayıcı ve geniş bir deneyim sunuyor. “Life in Technicolor ii”, albümdeki asıl versiyona eklenen duygu yüklü sözlerle gelişmiş bir dinleme deneyimi sunarken “Glass of Water” yükselişler ve alçalışlar içerisinde dallanıp budaklanarak dinlemeye değer bir şarkı haline geliyor.
Kapanış
2009 Grammy Ödülleri’nde “Yılın En İyi Rock Albümü” ödülünü kazanan “Viva La Vida or Death and All His Friends”, 2011 yılına kadar dünya çapında 13 milyon adet satış yaparak 21. Yüzyıla damga vuran albümlerden biri haline geliyor. Dünyanın dört bir yanından seslerle donatılan albüm tekdüzeliğe tek bir saniye bile izin vermiyor. Bunları yaparken de evrensel bir mesaj taşıma güdüsünden ödün vermiyor ve sevgi, umut, adalet ve barış gibi konuları titizlikle ve zarifçe işliyor. Sonuç olarak da Coldplay’in çalışmaları arasında eşsiz bir yere sahip oluyor.
Albüme Puanım: (B+)
Benzer Çalışmalar:
Starsailor – Four to the Floor
The War on Drugs – Strangest Thing
Keane – Your Eyes Open
