Lullabies to Paralyze
Orta Çağ’dan kalma lanetli bir labirentin içine düşmüş hissi veren, ürpertici ama bir o kadar da tutkulu ve estetik olan bir alternatif rock albümü…
Karşınızda Queens of the Stone Age’den Lullabies to Paralyze.
RYM Reytingi: 3.55/ 5.0
GİRİZGÂH
Amerika Birleşik Devletleri’nin Seattle eyaletinde kurulan şaşaalı rock grubu Queens of the Stone Age’in 2005 yılında piyasaya çıkan dördüncü albümü Lullabies to Paralyze derginin bu kısmındaki konumuz. Albümümüz 2005 yılının mart ayında, sükse yapmış bir önceki albümleri Songs For the Deaf’ten neredeyse üç yıl sonra sevenlerine ulaşıyor. Resmi bir açıklama olmasa da bir önceki albümdeki bir şarkı olan “Mosquito Song” un sözlerinin Lullabies to Paralyze’a isim babalığı yaptığı oldukça aşikâr. Nick Oliveri gibi fırlama bir basçıyı kız arkadaşına fiziksel taciz ve saldırıda bulunduğu gerekçesiyle gruptan attıktan sonra bas gitar rolünü biri frontman Josh Homme olmak üzere üç ayrı grup üyesinin bölüştüğü ekibimize benim de yaptığı müziğe kişisel bir hayranlık beslediğim Mark Lanegan çoğunlukla geri vokalist ve şarkı yazarı olarak eşlik ediyor. 14 şarkıdan oluşan albüm bir adet “Non-LP Version” şarkı ve bazı plak basımlarında yer alan ekstra iki şarkısıyla 17 şarkılık kalabalık ama çeşitli bir müziksel deneyim sunuyor.
NEDEN “NADİDE” BİR ALBÜM?
Albümümüz “nadide” yani benzersiz bir albüm çünkü bu albüm aynı anda hem aşırı gizemli hem de bu kadar lanetli hissettiren, bazen inanılmaz soyut ama yeri gelince yüzüne kapı gibi çarpan, kimi zaman bir Akdeniz esintisi gibi ama kimi zaman adeta bir hücum marşı niteliğinde, agresif ama duygusal, uzun ama fazlasıyla ödüllendiren bir albüm. Çoğu Queens of the Stone Age fanı için bu albüm muhtemelen grubun kataloğunda ilk üçe giremeyecektir. Bense bu albümü direkt bir numaraya yerleştiren nadir insanlardanım. Şimdi gelin size sebebini şarkı şarkı anlatayım.
ŞARKI LİSTESİ
1-This Lullaby (A-)
Albümümüz ilk şarkıdan bu albümün öncekilerden farklı olacağını sezdiriyor adeta. Şarkı adından da anlaşılacağı üzere oldukça ninnimsi ve şefkatli, ama devreye Mark Lanegan’ın sesi girince vazgeçilmez bir şarkıya dönüşüyor. Josh Homme’nin yankılanan geri vokali de şarkıya hipnotik bir atmosfer katarken “Are you there over the ocean?”, “Are you there up in the sky?” gibi mısralar bize ana karakterimizin uzun bir bekleyişin içinde olduğunu gösteriyor. Bu mısralar bize bu albümün ayrılık sonrası evresini anlattığının sinyallerini veriyor ufaktan. Saf akustik gitar ve vokal, mırıldanan büyülü sözler iki dakika bile sürmeyen bu şarkıyı oldukça sağlam bir intro haline getiriyor.
2- Medication (B)
Yumuşacık bir introdan sonra has Queens tarzından devam ediyoruz. Kamyon gibi çarpan bu yine nispeten kısa şarkımızın sözlerine de grubun öteki albümlerinden alışılageldik umursamaz ve hedonistik bir hava hâkim. Gürültülü gitar riffiyle benim için albümde spor salonunda dinlenilebilecek nadir parçalardan biri.
3- Everybody Knows That You’re Insane (A-)
Beni bu albümü detaylı şekilde dinlemeye iten şarkıya geldi sıra. Albümün havasını en iyi temsil eden şarkılardan biri fikrimce. Yarım dakikadan uzun süren intro bize adeta kulağımızın içinde süzülen, oldukça estetik bir elektro gitar pasajı sunuyor. Şarkının nakaratı ise bir önceki şarkıya meydan okurcasına, yıldırım misali çarpıyor insanı. Eğer dikkatlice dinlerseniz şarkının nakarat kısmının ortasındaki yarım saniyelik boşluklarda bazen davul, bazen de bas gitarla doldurulduğunu duyabilirsiniz. Queens’i Queens yapan ufak onlarca detaydan biri sadece. Şarkıda dört dakikalık bir maraton misali, tempo asla düşmüyor. Sözlerde de bir kaybolma hissi hâkim, özellikle de bir insanın kendisinden uzun süre kaçamayacağı, eninde sonunda kendisiyle yüzleşmek zorunda kalacak olması vurgulanmış. Ne adamsın be Josh Homme.
4- Tangled Up In Plaid (B+)
Sıradaki şarkımız bildiğimiz Queens tarzına biraz daha yakın, yine sert gitarlar ve arka planda süzülen daha yumuşak gitarlar mevcut, sadece daha dolambaçsız, daha direkt bir dinleyiş sunuyor. İlk şarkıda umutla beklenen şahısla ilgili olsa gerek, sözlerde o kişiyi kendi yanında tutabileceği, ama o kişinin eninde sonunda özgür olması gerektiği, hatta kendini öldürmesi için özgür olması gerektiği gibi ilginç bir konseptten bahsediliyor. Buradan çıkarılacak anlam net değil, ama bir şeylerin ters gittiği kesin. Şarkı albümdeki ender ama etkileyici gitar sololarından biriyle biterken kulakların pasını almayı ihmal etmiyor.
5- Burn The Witch (B+)
Bu şarkıyı tek bir kelimeyle tabir etsem bu kelime “ritmik” ya da “marş” olurdu. Burn The Witch arka plandaki adım sesleriyle adeta bir hücum marşı edası veriyor. Dünyaca ünlü dizi Peaky Blinders’ta da yer almasına şaşırmamak gerek, zira dizinin atmosferine bence birebir uyuyor. Şarkının ikinci kısmında geri vokalde Mark Lanegan’ın olması da eşsiz bir baharat oluyor. Şarkının isminden de anlaşılacağı üzere şarkı bir cadı yakma törenini konu alıyor. Bu cadının ne olursa olsun ağzını sıkıca kapalı tutması gerektiği defalarca vurgulanmış. Belki bu cadı duyulmaması gereken pek çok sır barındırıyordur içinde, kim bilir.
6- In My Head (A)
Pek çok insanın Need For Speed Underground 2 isimli oyundan aşina olduğu bu şarkı benim için de özel bir yere sahip. NFSU2 vasıtasıyla tanımadım belki şarkıyı, ama gelmiş geçmiş en sevdiğim rock şarkılarından birisi olduğu kesin. Eğer arada toplanıp kendi aramızda birkaç şarkı çalalım dediğiniz ufak bir grubunuz varsa bir sonraki buluşmanızda bu şarkıyı çalmanızı şiddetle tavsiye ederim, çok çok eğlenceli çünkü. Albümün ikinci single’ı olarak çıkan şarkımız sert bir gitar pasajı ve arkada yükselip alçalan davullarla başlıyor. Verse girdiğinde ise anlıyoruz ki ana karakterimiz bariz şekilde madde etkisi altında ve ilk şarkıda bahsettiğimiz “o kişi” nin yokluğunun verdiği acıyı bastırmak için en sevdiği şarkıyı durmadan dinliyor. Kafasından çıkaramıyor bu kişiyi. Bu şarkıyı güzel yapan şey ne diye soracaksanız, benim için her iki gitar solosu, son nakarattan hemen önceki köprü kısmı, arka planda süzülen gitarların fevkaladeliği, solodan hemen sonra intro’daki gitar melodisinin yeniden girmesi… Grubumuza yeni katılan gitarist Troy Van Leeuwen’den de bahsetmemek olmaz, harika bir iş çıkarmış bu albümde. Ayılıp bayılıyorum bu şarkıya. Son olarak ufak bir bilgi: Grubumuzun üyeleri bu şarkının klibinden pek haz etmiyor. Sebep olarak ise videonun grubun öteki kliplerine nazaran fazla basit ve jenerik olduğunu düşündükleri rivayeti dolaşıyor.
7- Little Sister (B)
Geldik albümün popüler çocuğuna. Albümden yayınlanan ilk single olan Little Sister albümün tek “mainstream” diyebileceğimiz şarkısı. Şarkı boyunca arka planda çalan “inek çıngırağı” denilen enstrümanın bu şarkıyı kendine has kıldığı kesin. Sözlerde “sister” olarak bahsedilen kişinin bir aile ferdi olmadığı kesin, zira ana karakterimiz bu kişinin penceresinde bekliyor ve onu içeri almasını, böylece ona tüm sevgisini göstermeyi istiyor. Artık onun sevgisi sayesinde gölgelerin ardında yaşamak zorunda olmadığını gösteriyor. Şarkının ortasındaki ufak solo kısmı dışında bu şarkıda ekstra hoşuma giden bir bölüm olmamakta, ancak yine de gayet kaliteli bir iş ortaya konmuş. Şu ana kadarki şarkılardan müziksel açıdan en erişilebilir, kulağı en az yoran şarkı bu olsa gerek, This Lullaby hariç tabii.
8- I Never Came (B+)
Yoruldunuz, biliyorum. Üst üste altı tane tempolu şarkıdan sonra fazlasıyla gerekli bir mola tesisine ulaştık diyebilirim. I Never Came çok yürekten, çok samimi bir şarkı bence. Josh Homme’nin sesinden anlayabilirsiniz bunu direkt, o kadar sıcacık, yumuşacık ki vokaller; kulağınıza beş dakikalık bir masaj salonu kiralıyorsunuz sanki. Şarkıdaki davulların da sade ama akılda kalıcı olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Ana karakterimiz hala bir kâbusun içinde gibi, ayrılığı kabullenmek istemiyor. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu umursamadan artık sadece birlikte olmamalarına üzülüyor. Şarkının son kısmında kendisinin de aslında bu ilişkiye zaten kendisini adamadığını söylüyor. Gelmediğin yerden gidemezsin değil mi?
9- Someone’s In The Wolf (B-)
Bu şarkı gerçekten lanetli olduğu hissini sonuna kadar veren şarkılardan birisi. Bir önceki şarkıyla kontrastı gerçekten akıl alır gibi değil. Bir çocuk masalı bu kadar saptırılabilirdi gerçekten. Sözlerden de anlayacağınız üzere bu masal Kırmızı Başlıklı Kız’ın ta kendisi. Someone’s In The Wolf başlığı da büyükanne rolüne girmiş kurda ithafen koyulmuş zaten. Ancak bu masal bu şarkıda bir erkeğin bir kadını cinsel olarak elde etmesi, adeta onu “avlaması” bağlamında bir metafor olarak kullanılmış. Şarkı boyunca adeta suratınıza çarpan gitar melodisi şarkının tematik garipliğinin üstüne koya koya ilerliyor. Beşinci dakika bandında ise fısıltılarla dolu ürpertici bir pasaj başlıyor. Bir gerilim filminin en can alıcı sahnesi sanki, öyle gerilimli, öyle tılsımlı bir atmosferi var bu kısmın. Nihayetinde de şarkı ana melodiye bağlanıp finalize oluyor. Bu kadar ilginç müziksel ve sözsel ögeler barındıran bir şarkının bu albüm bazında ortalama bir şarkı olması da bu albümün gerçekten ne denli başyapıtlara ev sahipliği yaptığının bir göstergesi bence.
10- The Blood Is Love (A)
Geldik bir diğer favorime. Yazının başında bahsettiğim labirent metaforu işte tam da bu şarkı için birebir uyuyor. Gizemli bir labirentin içinde yürürmüşçesine bir melodiyle başlıyor şarkımız. Sanki göz göre göre tehlikeli bir yere ilerlercesine notalar yavaş yavaş kalınlaşmaya başlıyor, ardından da adeta patlayan bir gitar giriş yapıyor şarkıya. Bu agresif ve ürpertici gitarın arkasında da yine “süzülen” diyebileceğim bir gitar melodisi var ki şu ana kadarki en iyisi diyebilirim. Ürpertici bir güzelliği var bu şarkının. Sözlerde pek çok yorumlamaya açık, ancak aşikâr olan bir şey varsa o da ana karakterimiz hala tutkulu bir şekilde “o kişiyi” beklemekte. Şarkının adındaki “Blood” yani kan metaforu da belki bir fedakârlık, belki de şarkının ikinci kısmında “flesh and blood” ibaresiyle bir fiziksel yakınlık anlamı taşıyabilir. Şarkının beşinci dakikasına geldiğinizde bahsettiğim labirent bitmiş gibi duruyor. Ancak yanılıyorsunuz çünkü arkanızdan sizi kovalayan korkunç ve lanetli bir şey var. Davul ritimleri ve arkada resmen çığlık atan gitar birbirine geçerken son hız kaçıyorsunuz.
11- Skin on Skin (C+)
Sıradaki şarkımız bence grubun iki önceki albümü “Rated R” havası taşıyor. Albümü severim ancak bu şarkıyı çok da sevdiğimi söyleyemem. Sözleri itibarıyla oldukça şehvetli ve müziksel olarak da biraz fazla deneysel. Yine de kötü bir şarkı diyemem, ama eğer bu dinlediğiniz ilk Queens of the Stone Age albümüyse bu şarkıya burun kıvırmanızı anlarım. Oldukça garip, ama sözlerine odaklanılmadığı vakit dinledikçe daha çok sevilebilecek bir şarkı olduğunu düşünüyorum.
12- Broken Box (B-)
Bir önceki şarkıya tematik olarak oldukça benzeyen Broken Box biraz daha jenerik, ama yine de Queens tarzında bir deneyim sunuyor bize: Metalik ama melodik. Josh Homme ise gerek o seçkin falsettosuyla gerek ise biraz daha agresif ve vurucu dizelerle nakaratta harika bir iş çıkarıyor. Albümün havasını bozmayan, ama albüme ekstra bir baharat kattığı konusunda tereddütlerim olan bir şarkı Broken Box.
13- “You Got A Killer Scene There, Man…” (B)
Salt gitar yönünden baktığınızda fikrimce albümdeki en iyi şarkılardan bir tanesiyle devam ediyoruz. Bu şarkıdaki melodilerin çeşitliliği ve ağzınızda bıraktığı tat gerçekten harika. Şarkı sanki doğaçlama çalınan bir grup etkinliğinden doğmuş gibi; bir sonraki notanın ne olacağını, melodinin nereye gideceğini tahmin etmek imkânsız. Homme ve Lanegan’ın vokalleri de gayet soğukkanlı, şarkıya cuk oturuyor. “I got my flesh full of blood” sözü sanki “The Blood Is Love” a ince bir gönderme yapıyor. Onun dışında sözlerimizin biraz nihilistik bir hava taşıdığını düşünüyorum. “What’s the f**kin’ difference? We all gonna die” dizesi bunun somut örneği.
14- Long Slow Goodbye (A)
İşte son perde, albümün orijinal versiyonunun son şarkısı. Hikâyenin son kısmında anlıyoruz ki ana karakterimiz hala giden kişinin yolunu gözlüyor. O kişinin artık hayatında olmadığı gerçeğini kabullenemiyor. Bu burukluk, bu hayal kırıklığı öyle güzel aktarılmış ki müziğe, bütün enstrümanlar ana karakterin duygularına tercüman oluyor adeta. Gitaristimiz Troy Van Leeuwen’ın da albümdeki en sevdiği şarkılardan birisiymiş şarkımız. Yine arka plandaki gitarlar içinize işliyor; çok estetik, çok duygusal. Beşinci dakika bandında -evet yine beşinci dakika- ana karakterimiz “goodbye” kelimesini tekrarlayarak bir nevi beklediği insana veda ediyor ve sözler bitiyor. Ufak bir sessizliğin ardından albüm sizi yavaş yavaş yükselen bir trampet sesiyle -bir sonraki albümlerindeki Running Joke adlı şarkıda da karşılaştığımız bir melodi- son kez şaşırtıyor. Ana karakterimiz sevdiği insana veda ederken biz de albüme uzun, yavaş bir hoşça kal diyoruz.
15- Like A Drug (Non-LP Version) (A-)
Sular duruldu durulmasına, ama grubumuzun marifetleri daha henüz bitmedi. Bu şarkı iyi ki Spotify’da var çünkü gerçekten eşsiz bir şarkı. Flamenko tarzı gitar melodisiyle sizi Akdeniz’in egzotik sahillerine götürürken albümün o gizemli havasını da mükemmellikle sergiliyor. Tematik olarak albümle fazlasıyla bağdaştığını söyleyebiliriz, karakterimiz hala ve hala terk edilmenin acısını yaşıyor içinde. Sevdiği insanın başka birisiyle olabileceği düşüncesini kendine yediremiyor. Bunları kafasında kurdukça da bu aşka bağımlı hale geliyor, şarkının başlığı da buna ithafen koyulmuş olsa gerek. Bu albümden en çok dinlediğim şarkı olmasının yanında benzerinin çok az olması (Duman’dan Yürek en yakın örnek olabilir) bu şarkıyı benim için çok çok özel kılıyor. Tam bir cevher.
16- Precious and Grace (B)
Son olarak ufak olarak ekstra şarkılarımızdan bahsedeceğim, dinleyince anlayacağınız üzere kesinlikle bahsetmeye değecek şarkılar çünkü. Precious and Grace Mark Lanegan’ın Screaming Trees günlerinden kalan sert vokallerini Queens of the Stone Age çatısı altında bize rafine bir halde sunuyor. Fazlasıyla havalı gitar kısımları (özellikle solo kısımları) ve anti-kahraman havası içeren bir şarkı olduğumu söylemem gerek. Albümün temasının dışında, genel olarak araba gezintilerini konu alan bir şarkı olmasına rağmen radarınızdan kaçmaması gereken bir şarkı.
17-Infinity (B)
Orijinalinde 2000 yılında kayıt altına alınmış şarkımız yaklaşık beş yıl sonra bu albümde yerini alıyor. Fikrimce grubumuzun yine 2000 yılında çıkmış Rated R albümüne çok yakışan bir ekleme olurdu. Nakarat kısmının gayet sağlam, ani geçişleri çok iyi başaran bir şarkı olduğunu söylemeliyim. Homme’nin vokalleri yine birinci sınıf, şarkıdaki davullar da bence gürültülü ama özenli.
ÖZET
Lullabies to Paralyze bize bir insanın sevdiği insan tarafından terk edilmesi tarafından yaşadığı gelgitli psikolojik süreci anlatıyor bize. Karakterimiz kimi zaman şehvete kapılırken kimi zaman da melankoliyle baş başa kalıyor. Müziksel olarak hep bir gizem, hep bir gerilim unsuru gözleniyor. Grubumuzun kataloğundaki hem en gergin hem de en hassas şarkılardan birkaçına ev sahipliği yapıyor albümümüz. Böylece kişisel olarak en sevdiğim albümlerden birine dönüşüyor.
BENZER ALBÜM/ŞARKILAR
ALBÜMLER:
Bubblegum – Mark Lanegan
Them Crooked Vultures – Them Crooked Vultures
ŞARKILAR:
Third Man on the Moon – Masters of Reality
If You Run – Desert Sessions
Fotoğraf: Raph_PH / Wikimedia Commons (CC BY 2.0)
