Kalkınmanın Ölçülmesi Problemi: Sayılar Ardından Siyaset

Giriş

1980’lerin sonunda Brezilya’nın kişi başı geliri Orta Doğu’nun pek çok ülkesini geride bırakıyordu. Dünya Bankası verilerine bakarsanız Brezilya gelişiyordu, ilerliyordu, büyüyordu (UNDP, 1990). Ama aynı yıllarda çocuk ölüm oranları o “daha yoksul” ülkelerin kat kat üzerindeydi. Büyüme vardı, evet. Ancak bu büyüme milyonlarca insanın kapısına uğramamıştı.

Peki bu nasıl oluyordu? Cevap aslında ölçümdeydi, yanlış şeyi ölçüyorduk. On yıllardır bir ülkenin ne kadar iyi durumda olduğunu tek bir sayı anlatıyorduk; gayri safi yurtiçi hasıla, yani GDP. Bir ülkede üretilen toplam ekonomik değer. Basit, evrensel, karşılaştırılabilir. Ve aynı zamanda kör. Çünkü GDP o değerin kime gittiğini sormaz, insanların ne kadar yaşadığını sormaz, okuyup okuyamadıklarını sormaz.

İşte bu soruları sormaya kalkan iki ekonomist çıktı 1990’da: Mahbub ul-Haq ve Amartya Sen. Ortaya koydukları İnsani Gelişme Endeksi (HDI), kalkınmayı büyümeden ayırıp insanın yaşam kalitesine bağladı. Görünürde teknik bir değişiklik, özünde derin biçimde siyasi bir tercih.

1. Bölüm: GDP’yi Kim İcat Etti ve Neden Pişman Oldu?

1930’ların başında Amerika büyük bir buhranın içindeydi. Ama bu buhranın tam olarak ne kadar büyük olduğunu söyleyecek bir araç yoktu. Yalnızca borsa verileri, demiryolu istatistikleri ve evlerden sokaklara en nihayetinde de Amerikan Kongresi’nin kürsüsüne taşan serzenişler vardı. Bir ekonominin bütününü gösterecek tek bir çerçeve yoktu.

Kongre bu boşluğu doldurmak için ekonomist Simon Kuznets’i görevlendirdi. Kuznets 1934’te sunduğu raporda ulusal geliri sistematik biçimde ölçen ilk kapsamlı çerçeveyi ortaya koydu: bir ülkenin sınırları içinde belirli bir sürede üretilen tüm mal ve hizmetlerin toplam değeri yani gayri safi yurtiçi hasıla (Kuznets, 1934). Bu çerçeve İkinci Dünya Savaşı’nda görüleceği üzere savaş hazırlığı için, kaynak planlaması için, müttefiklere borç verme kapasitesini hesaplamak için pekâlâ uygundu. Ama Kuznets aynı raporda bugün pek hatırlanmayan bir uyarı da koymuştu, ulusal gelir ölçümünün refahı yansıtmaktan uzak olduğunu bizzat kendisi belirtmişti: “Ulusal gelirin bir ölçüsünden o ulusun refahına dair bir çıkarım yapmak çoklukla mümkün değildir.” (Kuznets, 1934). GDP’nin mimarı, kendi oluşturduğu aracın sınırlarını en başta belirlemişti.

İkinci Dünya Savaşı bu uyarıyı rafa kaldırdı. Savaş ekonomisini yönetmek için hükümetlerin tek, büyük bir rakama ihtiyacı vardı ve bu hızlı, evrensel, herkesin anlayacağı türden olmalıydı. GDP tam da buydu ve 1944’te Bretton Woods’ta kurulan yeni uluslararası düzenin dili haline geldi. IMF, Dünya Bankası, modern ticaret sistemi, hepsi bu dili benimsedi. Kuznets’in uyarısı tarihin bir dipnotuna dönüştü.

Savaştan sonra GDP’nin egemenliği artık tartışmasızdı. Ülkeler bu rakama göre sınıflandırıldı, kredi aldı ya da almadı, “gelişmiş” ya da “gelişmekte olan” diye etiketlendi. Ölçüm aracı artık yalnızca bir istatistik değildi, uluslararası sistemin ta kendisiydi. Ve o dili konuşmayan, o sistemin dışında kalıyordu.

2.m: Bir Ekonomistin İsyanı

1970’lerin sonunda Pakistan Planlama Komisyonu’nda çalışan Mahbub ul-Haq kendi ülkesinin verilerine bakarken tuhaf bir tablo gördü. Ekonomi büyüyordu, kişi bı gelir artıyordu ama okuma yazma oranları düşüktü, bebek ölümleri yüksekti, gelir dağılımı giderek daha eşitsiz bir hal alıyordu. Rakamlar iyiydi. Hayatlar değildi. Bu tezat ul-Haq’ı tek bir soruya itti: kalkınma kimin için?

Onem in son derece radikal bir soruydu bu. Soğuk Savaş’ın ortasında hem Batı hem Doğu bloğu kalkınmayı üretim kapasitesiyle, sanayi çıktısıyla, GDP ile ölçüyordu. Birbirinden ideolojik olarak çok farklı bu iki blok, ölçüm meselesinde aynı dili konuşuyordu. Ul-Haq ise dilin kendisini sorgula.

1989′da Hintli ekonomist Amartya Sen ile bu sorgunun üzerine yoğunlaştılar. Sen, yıllarca kıtlıklar üzerine yaptığı çalışmalardan kritik bir tez geliştirmişti: insanların yayabilmesi in yalnızca kaynaklara erişim yetmez, o kaynaklarla ne yapabileceklerinin önü açık olmalıdır (Fukuda-Parr, 2020). Buna “yetenek yaklaşımı” dedi. Yani soru “ne kadar üretildi” değil, “insanlar ne yapabilir hale geldi” olmalıydı.

Ul-Haq bu felsefi çerçeveyi somut bir ölçüm aracına dönüştürmek istiyordu. Ancak Sen’e göre insani geliş-

menin boyutları tek bir endekse sığdırılamayacak kadar çoktu, bir şeyler mutlaka dışarıda kalacaktı (Fukuda-Parr, 2020). Nihayetinde ul-Haq’ın argümanı ağır bastı: “GDP gibi kusurlu ama etkili bir rakama ancak başka bir rakamla karşı çıkabilirsiniz” (Fukuda-Parr, 2020).

1990’da UNDP’nin ilk İnsani Gelişme Raporu yayımlandı. Merkezinde yeni bir endeks vardı, HDI. HDI üç temel soruyu bir arada sorar: insanlar ne kadar uzun yaşıyor? Ne kadar öğreniyor? Gündelik yaşamını sürdürmek için yeterli maddi imkana sahip mi? Bu üç boyut sırasıyla doğumdaki yaşam beklentisi, eğitim düzeyi ve kişi başı gelirle ölçülür, eşit ağırlıkla birleştirilir ve 0 ile 1 arasında bir skorla ifade edilir (UNDP, 1990). 1’e ne kadar yakınsa o kadar iyi.

3. Bölüm: HDI Nasıl Çalışır ve Nerede Kırılır?

İlk olarak eğitim boyutuna bakalım. Endeks okur-yazarlık oranını ve okula kayıt sayılarını kullanıyor. Kolay ulaşılabilir, karşılaştırılabilir veriler. Ama eğitimin kalitesi hakkında hiçbir şey söylemiyor (Klassen, 2018). On iki yıl okula giden ama temel matematik becerisi edinemeyen biri ile sekiz yılda sağlam bir eğitim almış biri bu endekste aynı kategoride görünebilir. Ölçülen şey eğitimin kendisi değil, eğitime erişimin bir gölgesi.

Gelir boyutunda da benzer bir sorun var. HDI kişi başı geliri satın alma gücü paritesiyle düzeltiyor, yani aynı paranın farklı ülkelerde ne kadar şey satın aldığını hesaba katıyor (UNDP, 1990). GDP’ye göre önemli bir adım. Ama o gelirin toplumda nasıl dağıldığını yine de görmüyor. Ülke ortalamasının çok üzerinde kazanan küçük bir kesim ile büyük çoğunluk aynı rakamla temsil edilebiliyor. Bu eksikliği gidermek için UNDP 2010’da eşitsizliğe göre düzeltilmiş bir versiyon olan IHDI’yi geliştirdi (UNDP, 2010).

Üç boyutun eşit ağırlıkla birleştirilmesi ise bir başka mesele. Neden üç boyut, neden eşit ağırlık, bunun kesin bir matematiksel cevabı yok. Eşit ağırlık savunulabilirdir ama nihayetinde bir varsayımdır (Klassen, 2018). Ama her pragmatizm kararı gibi bu da bir değer yargısı içeriyor; yaşam süresi, eğitim ve gelirin birbirine eşdeğer olduğu varsayımı. Bu varsayımı paylaşmayan bir toplum için endeks farklı bir anlam taşır ve yanıltıcı olma potansiyeline sahiptir.

Tüm bu sınırlamalara rağmen HDI’ın gerçek bir katkısı var. GDP’nin tek boyutlu diline karşı çok boyutlu bir alternatif ortaya koydu ve bunu politika dünyasının anlayacağı bir yapıda yaptı. Ülkelerin sıralanma biçimini değiştirdi. Hangi ülkenin “başarılı” sayıldığı sorusu yeni bir zemine taşındı ve yeniden tartışılır hale geldi. Ul-Haq’ın kurmak istediği şey tam da buydu: büyüme rakamlarının arkasında kalan gerçekliği görünür kılmak.

4. Bölüm: Türkiye’nin HDI Hikayesi

Türkiye’nin son otuz yıllık HDI eğrisi, endeksin hem gücünü hem sınırlarını aynı anda görmek için iyi bir örnek sunuyor. 1990’da Türkiye’nin HDI skoru 0.576’ydı, “orta insani gelişme” kategorisi (UNDP, 1990). Sonraki on yıllarda bu skor istikrarlı biçimde yükseldi: 2000’de 0.653, 2010’da 0.737, 2022’de 0.838 (UNDP, 2022). Bu son rakam Türkiye’yi “yüksek insani gelişme” kategorisine taşıdı. Yalnızca HDI’a bakarsanız tablo net: ciddi ve sürdürülebilir bir ilerleme.

Ama bu ilerlemenin bileşenlerine ayrıldığında daha karmaşık bir resim çıkıyor. Yaşam beklentisi 1990’daki 64 yıldan 2022’de 78 yıla ulaştı (UNDP, 2022). Eğitim tarafında da ilerleme var; ortalama okullaşma süresi 4.9 yıldan 8.6 yıla çıktı (UNDP, 2022).

Gelir boyutu ise daha çalkantılı bir seyir izledi. Kişi başı gelir 2000’lerin ortasında hızla yükseldi, ancak sonraki dönemlerde döviz kurundaki hareketler ve enflasyon satın alma gücüyle hesaplanan bu rakamı doğrudan etkiledi (Dünya Bankası, 2023). Nominal büyüme her zaman gerçek yaşam standardı iyileşmesi anlamına gelmiyor; HDI’ın gelir bileşenini yorumlarken bunu akılda tutmak gerekir.

Eşitsizliğe göre düzeltilmiş IHDI ise en ilginç tabloyu sunuyor. 2022’de Türkiye’nin standart HDI skoru 0.838 iken IHDI skoru 0.683’e geriledi (UNDP, 2022). Yaklaşık yüzde on sekizlik bir kayıp. Gelir, eğitim ve sağlık dağılımındaki eşitsizliklerin endekse yansıması bu. Ortalama rakam iyileşiyor, ama bu iyileşme topluma eşit biçimde yansımıyor.

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir tablo değil. Benzer gelir düzeyindeki pek çok ülkede HDI ile IHDI arasındaki makas, kalkınmanın kime ulaşıp kime ulaşmadığını okumak için önemli bir gösterge işlevi görüyor. Ul-Haq’ın başından beri kurmak istediği şey buydu: büyüme rakamlarının arkasında kalan gerçekliği görünür kılmak.

5. Kapanış: Sayılar Hiçbir Zaman Tarafsız Değildir

GDP’nin icadından HDI’ın doğuşuna uzanan bu hikâye aslında tek bir olgunun etrafında dönüyor: neyi ölçersek onu optimize ederiz. Kalkınmayı yalnızca GDP ile ölçen bir hükümet ilgisini GDP’yi büyütecek politikalara yönlendirir. Eğitim kalitesi, sağlık erişimi, gelir dağılımı denklemin dışında kalır; ölçülmediği için öncelik listesine giremez.

Kuznets bunu 1934’te görmüştü. Ul-Haq yarım asır sonra bu uyarıyı bir araca dönüştürdü. HDI mükemmel değil; eğitimin kalitesini görmüyor, eşitsizliği ancak düzeltilmiş versiyonuyla yakalıyor, üç boyutun eşit ağırlığı tartışmalı bir değer yargısı taşıyor. Ama bu sınırlılıklar endeksi işe yaramaz kılmıyor, yalnızca dikkatli okunması gerektiğini söylüyor.

Asıl mesele şu: her ölçüm aracı bir seçimdir. Hangi boyutların sayıldığı, hangilerinin dışarıda bırakıldığı, ağırlıkların nasıl dağıtıldığı; yaşam kalitesi için neyin ölçüleceğine dair her karar teknik bir alıştırma değil, bir değer yargısıdır (Stiglitz, Sen ve Fitoussi, 2009). Bu yargılar bazen açıkça ifade edilir, bazen metodolojinin içine gizlenir.

HDI’ın en önde gelen katkısı belki de buydu: kalkınmanın tek bir sayıya sığmadığını, sığdırılmaya çalışıldığında ise mutlaka bir şeylerin dışarıda kaldığını hatırlatmak. Ul-Haq’ın dediği gibi:

Yazar

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir