Osmanlı Bankası: Hasta Adamın Kasası

1. Bölüm: Giriş – İmparatorluğun Mali Durumu

1854 yılı, Osmanlı mali tarihi için bir milat oldu. Kırım Savaşı’nın finansmanı için alınan ilk dış borç, imparatorluğu yarım asır sürecek bir borç sarmalına soktu. Londra ve Paris borsalarında halka arz edilen tahviller, Osmanlı’nın mali kaderini Avrupalı alacaklıların eline bırakıyordu. İşte Osmanlı Bankası, bu sarmalın tam ortasında, 1856’da İngiliz sermayesiyle kuruldu. Kuruluş amacı açıktı: Kırım Savaşı’nın yarattığı mali kaosu yönetmek ve Osmanlı devletine modern bir bankacılık hizmeti sunmak. Ancak 1863’te yapılan köklü bir değişiklikle Fransız sermayesi de bankaya ortak oldu ve yapı nihai halini aldı. Artık imparatorluğun resmî bankası, yani “Banque Impériale Ottomane” vardı (Eldem, 1999).

Bankanın kuruluş sözleşmesine bakıldığında, Osmanlı devletinin ona verdiği yetkiler dikkat çekicidir. 30 yıl süreyle banknot basma tekeli, hazine işlemlerini yürütme yetkisi, devlet gelirlerinin tahsilatına aracılık gibi yetkiler, bankayı sıradan bir ticari bankadan ayırıyor, ona merkez bankasına benzer işlevler yüklüyordu. Oysa aynı banka, bir yandan da mevduat topluyor, tüccarlara kredi veriyor, sıradan bankacılık işlemleri yapıyordu. Ortaya melez bir yapı çıkmıştı: Hem merkez bankası gibi para basıp hazineye aracılık edecek, hem de ticari banka gibi piyasada faaliyet gösterecekti (Autheman, 1996).

Bu melez yapı, beraberinde ciddi bir yönetim karmaşasını da getiriyordu. Bankanın yönetim kurulları Londra, Paris ve İstanbul’da eş zamanlı toplanıyor, kararlar alınırken üç başkentin çıkarları arasında denge kurulmaya çalışılıyordu. İngiliz hissedarlar sömürge ticaretine dayalı bir bankacılık anlayışını savunurken, Fransızlar daha çok devlet tahvili ticaretine odaklanmak istiyordu. Osmanlı tarafı ise bankanın imparatorluğun kalkınmasına hizmet etmesini bekliyordu. Üç ayrı çıkar grubu, üç ayrı beklenti, tek bir çatı altında birleşmeye çalışıyordu.

İşte tam bu noktada akla gelen soru şudur: Osmanlı Bankası, imparatorluğun resmî bankası olarak kime hizmet ediyordu? Osmanlı devletine mi, yoksa onu kuran İngiliz ve Fransız hissedarlara mı? Bu soru, bankanın 75 yılı boyunca hep gündemde kaldı ve net bir cevap bulamadı. Çünkü banka, her iki tarafın da çıkarlarını korumaya çalışan, ancak bu iki çıkar zaman zaman çatıştığında zor durumda kalan bir kurumdu.

İktisat teorisi, bu tür yapıları anlamak için bize bazı kavramsal araçlar sunar. Kurumsal İktisat Teorisi, kurumların sadece ekonomik işlemleri kolaylaştırmadığını, aynı zamanda toplumsal ve siyasal yapıyı şekillendirdiğini söyler. Osmanlı Bankası da bir “kurum” olarak, Osmanlı mali yapısını kökten dönüştürmüştür. Bankanın varlığı, devletin borçlanma biçiminden, tüccarların krediye erişimine kadar pek çok alanda yeni bir düzen kurmuştur.

Bir diğer teorik araç, asimetrik enformasyon kavramıdır. Yabancı yatırımcılar, uzak ve az tanıdıkları bir imparatorluğa borç vermek konusunda doğal olarak tereddütlüydü. Osmanlı’nın mali durumu, gelirleri, borç ödeme kapasitesi hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdi. İşte Osmanlı Bankası, bu bilgi asimetrisini azaltan bir mekanizma olarak işlev gördü. İmparatorluğun içinde faaliyet gösteren, onun mali yapısını yakından tanıyan bu kurum, yabancı yatırımcılara güvence veriyor, onların parasını Osmanlı’ya aktarıyordu. Banka, adeta iki taraf arasında bir köprü, bir sigortaydı.

Merkez bankası tanımına dönelim. Bir merkez bankası, para basma tekeline sahiptir, hazine işlemlerini yürütür, bankaların bankası olarak işlev görür ve genellikle devletin son borç verme merciidir. Osmanlı Bankası, bu kriterlerin bir kısmını karşılıyordu. Para basma tekeli vardı, hazine işlemlerini yürütüyordu, devletin finansmanına aracılık ediyordu. Ancak bankaların bankası olma işlevi zayıftı, son borç verme mercii olma rolü ise tartışmalıydı. Üstelik tüm bu işlevleri yerine getirirken, aynı zamanda ticari bankacılık yapması, ciddi bir çıkar çatışması yaratıyordu.

Osmanlı Bankası, bir anlamda imparatorluğun mali “gücünün” sembolüydü. Kendi merkez bankasını kuramayan, kurduğuna da tam anlamıyla sahip olamayan bir devletin, yabancı sermayeli bir bankaya mahkûm oluşunu temsil ediyordu. Bu mahkûmiyet, ilerleyen yıllarda çok daha ağır bedeller ödenmesine yol açacaktı. 1875’te Osmanlı maliyesi iflas ettiğinde, bankanın elindeki devlet tahvilleri sıfırlanacak, 1881’de Düyun-u Umumiye kurulduğunda ise banka, alacaklı devletlerle imparatorluk arasında sıkışıp kalacaktı.

2. Bölüm: İki Başlı Bir Kurum

Osmanlı Bankası’nın yapısındaki en büyük çelişki, aynı anda iki farklı işlevi üstlenmeye çalışmasıydı. Bir yanda merkez bankası gibi para basma ve hazine işlemlerini yürütme yetkisi, diğer yanda ticari bir banka gibi mevduat toplama ve kredi verme. Bu ikili yapı, bankayı sürekli bir çıkar çatışmasının içine sürükleyecekti.

Vekâlet teorisi, bu tür çatışmaları açıklar. Teoriye göre, bir asıl (principal) ile onun adına iş yapan vekil (agent) arasında çıkarlar her zaman örtüşmez. Osmanlı Bankası örneğinde durum daha da karmaşıktı. Banka, bir yanda kâr amacı güden özel bir kuruluş olarak kendi hissedarlarının çıkarlarını korumak zorundaydı, diğer yanda ise devletin mali işlemlerini yürüten bir kurum olarak kamu yararını gözetmesi bekleniyordu. Bu iki çıkar grubu zaman zaman uyumlu olsa da çoğu zaman birbiriyle çatışıyordu ve banka yapısal bir paradoksa sürükleniyordu (Jensen & Meckling, 1976).

1875 yılı, bu çelişkinin su yüzüne çıktığı ilk büyük kırılma oldu. 1854’te Kırım Savaşı sırasında alınan ilk dış borçtan itibaren savaşların getirdiği olağanüstü harcamalar ve modernleşme çabaları devlet gelirlerini sürekli aşan bir harcama tablosu yaratıyordu. Dahası, alınan her yeni borç, eskisini ödemek için kullanılıyor, faizler birikiyor ve borç katlanarak büyüyordu. Bu süreçte Avrupalı alacaklıların tutumu da önemliydi. Osmanlı’nın girdiği borçlanma girdabı, onlar için bir sömürü aracına dönüşmüştü. Yüksek faizli borçlar veriliyor, karşılığında kapitülasyonlar genişletiliyor, imtiyazlar koparılıyordu. Osmanlı Bankası da bu sistemin merkezinde, borçlanmaya aracılık eden, tahvil ihraç eden ve devlet gelirlerine el koyan bir kurum olarak çalışıyordu.

30 Ekim 1875’te yayımlanan Ramazan Kararnamesi ile Osmanlı maliyesi iflas ettiğini resmen duyurdu. Bütçe gelirlerinin yalnızca 25 milyon lira olduğu bir yılda, ödenmesi gereken dış borç taksitleri 12 milyon lirayı buluyor, bir de 17 milyon liralık dalgalı borç ekleniyordu. Kararnameyle borç faizlerinin yalnızca yarısının ödeneceği, kalanın beş yıl erteleneceği ilan edildi. Nisan 1876’dan itibaren ise borç ödemeleri tamamen durduruldu. İmparatorluk, tarihinin en büyük mali kriziyle karşı karşıyaydı (Pamuk, 2007).

Bu karar, alacaklıları olduğu kadar, elinde yüklü miktarda devlet tahvili bulunan Osmanlı Bankası’nı da vurdu. Bankanın elindeki tahviller bir anda değer kaybetti, büyük zarar yazıldı. İşte tam bu noktada bankanın kime hizmet ettiği sorusu yeniden gündeme geldi: Banka, devletin iflasını öngörüp kendini koruyabilir miydi? Yoksa devletin çıkarları doğrultusunda hareket ederek zarara mı katlanmalıydı? Hissedarların çıkarlarıyla devletin çıkarları ilk kez bu kadar açık bir biçimde karşı karşıya gelmişti.

20 Aralık 1881’de imzalanan Muharrem Kararnamesi Osmanlı mali tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Kararnamenin 15. maddesiyle kurulan Düyun-u Umumiye biri Osmanlı, altısı yabancı uyruklu yedi kişilik yönetim kurulundan oluşan uluslararası bir konsorsiyum örgütüydü ve bu örgüt vasıtasıyla alacaklı devletler Osmanlı gelirlerine el koydu. Tuz, tütün, ipek, damga resmi, alkollü içecekler ve balıkçılık vergileri gibi altı önemli gelir kaynağı doğrudan Düyun-u Umumiye’nin kontrolüne geçti. Amaç, Osmanlı’nın borçlarını tahsil etmek ve alacaklılara dağıtmaktı (Toprak, 1982).

Osmanlı Bankası bu yeni yapıda nasıl bir rol oynadı? Düyun-u Umumiye ile banka arasındaki ilişki ne tam bir ortaklık ne de tam bir rekabetti. İki kurum yabancı alacaklıların tahsilat mekanizmasında birbirini tamamlar nitelikteydi. Düyun-u Umumiye, devlet gelirlerini topluyor, borç tahsilatını yapıyor, ancak bu işlemler için Osmanlı Bankası’nın şube ağına ve finansal altyapısına ihtiyaç duyuyordu. Banka ise, Düyun-u Umumiye sayesinde devletle olan ilişkisini resmî bir zemine oturtuyor, alacaklarını güvence altına alıyordu (Eldem, 1999).

Ancak bu tamamlayıcılık ilişkisi, bankanın konumunu daha da karmaşık hale getirdi. Banka artık sadece Osmanlı devletinin bankası değil, aynı zamanda alacaklı devletlerin tahsilat mekanizmasının bir parçasıydı. Tütün rejisi, tuz ve ipek tekelinde bankanın etkin rol oynaması, onu bir anlamda “yarı-resmî” bir tahsilat kurumuna dönüştürdü. Devlet, kendi gelirlerini toplama yetkisini yabancı sermayeli bir bankaya devretmişti. Bu durum, Osmanlı’nın mali egemenliğinin kırıldığının en net göstergesiydi.

4. Bölüm: İkinci Meşrutiyet ve Oynayan Siyasi Dengeler

1908 yılı, Osmanlı siyasi tarihinde olduğu kadar, Osmanlı Bankası’nın tarihinde de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, otuz yıllık istibdat dönemini sona erdirdi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni iktidara taşıdı. Yeni rejim, siyasi alanda olduğu kadar ekonomik alanda da köklü değişimler peşindeydi.

İttihat ve Terakki’nin iktisat politikasının belkemiğini “milli iktisat” düşüncesi oluşturuyordu. Bu anlayış, Friedrich List’in öncülü olduğu Alman Tarihçi Okulu’ndan esinlenen, devlet eliyle sanayileşmeyi, yerli sermaye birikimini ve Müslüman-Türk burjuvazisinin yaratılmasını savunan bir programdı. Yabancı sermayeye ve azınlıkların ticaretteki egemenliğine karşı bir tepki olarak doğan bu düşünce, kısa sürede İttihatçı kadroların resmî iktisat doktrini haline geldi (Toprak, 1982).

Bu yeni iklimde Osmanlı Bankası’nın konumu sorgulanmaya başlandı. İttihatçılar, bankanın Müslüman tüccarlara yeterince kredi vermediğini, gayrimüslim ve yabancı tüccarlardan yana ayrımcılık yaptığını iddia ediyordu. Bankanın yönetiminde Osmanlı vatandaşlarının yeterince temsil edilmediği, alınan kararların Londra ve Paris’teki yönetim kurullarında alındığı eleştirileri yükseliyordu. Osmanlı Bankası, yeni rejimin “milli iktisat” söyleminin karşısında konumlanan bir sembol haline gelmişti (Eldem, 1999).

Bu eleştirilerin somut sonuçları da oldu. 1908-1914 arasında, İttihat ve Terakki’nin teşvikiyle 1912’de Konya Bankası, 1917’de Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası gibi bir dizi milli banka kuruldu. Bu bankaların kuruluşundaki amaç Osmanlı Bankası’na alternatif bir milli bankacılık sistemi yaratmaktı. Devlet, bu yeni bankalara imtiyazlar tanıyor, kamu kurumlarının hesaplarını bu bankalara yönlendiriyor, Müslüman tüccarların bu bankalardan kredi kullanmasını teşvik ediyordu (Kazgan, 1997).

Ancak Osmanlı Bankası, tüm bu rekabete rağmen imparatorluğun mali sistemindeki merkezî konumunu korumaya devam etti. 1914’e gelindiğinde bankanın 40’a yakın şubesi, güçlü sermaye yapısı, geniş muhabir ağı ve uluslararası bağlantılarıyla hâlâ piyasanın en güçlü aktörü olduğu görülüyordu. Dahası, savaş yaklaştıkça devletin finansman ihtiyacı artıyor, bu ihtiyacı karşılayabilecek tek kurum ise Osmanlı Bankası olarak görünüyordu.

Makroekonomik teori, II. Meşrutiyet’in ilanı gibi bu tür siyasi şokların kurumlar üzerindeki etkisini analiz etmek için bize araçlar sunar. Siyasi rejim değişiklikleri, kurumların işleyişinde “dışsal şok” etkisi yaratır. 1908 devrimi de Osmanlı Bankası için böyle bir dışsal şoktu. Banka, otuz yıldır alıştığı istibdat döneminin istikrarlı ve kendisi için avantajlı ortamından, milliyetçi ve devletçi bir rejimin baskıları altında faaliyet göstermek zorunda kaldığı yeni bir ortama sürükleniyordu.

Bu dönemi anlamak için risk primi kavramına bakmak gerekir. Risk primi, bir ülkeye yatırım yapanların, borcun ödenememe ihtimaline karşı talep ettiği ek faizdir. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık, savaş tehdidi veya ekonomik kriz arttıkça bu prim yükselir ve ülkenin borçlanma maliyeti artar. 1908 sonrası Osmanlı’nın siyasi risk primi belirgin biçimde yükseldi. İttihat ve Terakki’nin merkeziyetçi ve milliyetçi politikaları, imparatorluğun farklı unsurları arasındaki gerilimleri tırmandırdı. Trablusgarp Savaşı (1911), Balkan Savaşları (1912-1913) ve nihayet I. Dünya Savaşı (1914) ile birlikte bu risk primi adeta patladı. Osmanlı Bankası, yükselen risk karşısında kredi verme politikasını daha temkinli hale getirdi, bu da İttihatçıların eleştirilerini daha da artırdı.

Bu dönemde Osmanlı Bankası ile İttihatçı kadrolar arasında ilginç bir gerilim yaşanıyordu. Bir yanda, devletin finansman ihtiyacı giderek artıyor ve bu ihtiyacı karşılayabilecek tek kurum Osmanlı Bankası olarak görülüyordu. Diğer yanda, aynı banka, “milli iktisat” söyleminin en önemli hedeflerinden biri haline gelmişti. Banka hem vazgeçilmezdi hem de hedef tahtasındaydı. Bu çelişki, 1914’te savaş ilan edildiğinde daha da derinleşecek, bankanın yapısı bir anda bir handikaba dönüşecekti.

4. Bölüm: Savaş ve Kriz Yönetimi

2 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri saflarında I. Dünya Savaşı’na girdi. Savaş ilanı, Osmanlı Bankası için beklenmedik bir durum yarattı: Bankanın İngiliz ve Fransız hissedarları artık resmen “düşman” statüsündeydi. Birkaç hafta içinde, bankanın Londra ve Paris’teki yöneticileri ülkeyi terk etti, yönetim İstanbul’da kalan Ermeni ve Rum asıllı Osmanlı vatandaşlarına kaldı. Banka, kuruluşundan bu yana ilk kez tamamen İstanbul merkezli yönetiliyordu.

Hükümet, savaşın getirdiği olağanüstü koşullarda hızla harekete geçti. 1914 yılı sonunda çıkarılan bir kararnameyle Osmanlı Bankası’nın banknot basma imtiyazı kaldırıldı. Savaşın finansmanı için devlet, tarihinde ilk kez kendi kağıt parasını basmaya başladı. “Kaim-e” adı verilen bu kağıt paralar, Osmanlı Bankası’nın merkez bankası işlevlerini fiilen sona erdirdi. Banka, artık sıradan bir ticari bankaya evrilmişti (Pamuk, 2007). Savaş yılları, banka için bir varoluş mücadelesine dönüştü. Mevduatlar eridi, kredi hacmi daraldı. Savaş durumunun getirdiği enflasyon, karaborsa ve mal kıtlığı, normal bankacılık işlemlerini neredeyse imkânsız hale getiriyordu.

Makroekonomi literatüründe “savaş ekonomisi” olarak tanımlanan bu dönemde, devletler olağan dönemlerde uygulamayacakları fiyat kontrolleri, iaşe düzenlemeleri, zorunlu tasarruflar gibi radikal önlemlere başvururlar. Osmanlı’nın bu yöntemlere başvurması, aslında klasik bir savaş ekonomisi senaryosudur. Ancak bu senaryonun altında yatan daha derin bir gerçek vardır: Devlet, savaşı finanse edebilmek için Osmanlı Bankası’nın merkez bankası işlevlerine son vermek zorunda kalmıştır çünkü artık banka, yapısı itibariyle “düşman” hissedarlarıyla, devletin güvenilir bir finansal ortağı olmaktan çıkmıştır (Pamuk, 2007).

1918’de Osmanlı’nın savaştan yenik çıkmasıyla birlikte, banka yeni bir belirsizlik dönemine girdi. Mütareke yıllarında, banka çok daha karmaşık bir durumla karşı karşıyaydı. İstanbul, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin işgali altındaydı. Bankanın İngiliz ve Fransız hissedarları yeniden devreye girmiş, işgal kuvvetleriyle işbirliği içinde hareket eden bir yönetim anlayışı hâkim olmuştu. Öte yandan Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yeni bir hükümet kuruluyor, Kurtuluş Savaşı yürütülüyordu. Banka, işgal kuvvetleriyle Ankara hükümeti arasında sıkışmıştı, şubeleri bu iki hâkim gücün de topraklarına dağılmış olan banka, Kurtuluş Savaşı döneminde her kim herhangi bir şubenin üzerine kurulduğu toprağı o an yönetiyorsa onunla iş yaptı (Autheman, 1996). Şartlar el vermediğinde ise bazı şubelerini geçici olarak kapattı; Aydın, Afyonkarahisar, Erzurum ve Kütahya şubeleri ancak 1923’te tekrardan açılabildi.

Savaş yıllarında bankanın yaşadığı deneyim, aslında imparatorluğun kaderini yansıtıyordu. Osmanlı, kendi mali bağımsızlığını sağlayamamış, merkez bankası işlevlerini yabancı sermayeli bir bankaya devretmek zorunda kalmıştı. Savaş çıkınca da bu yapının ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından, 10 Mart 1924’te Osmanlı Bankası ile yeni bir sözleşme imzalandı. Bu sözleşmeyle banka, yeni kurulan Cumhuriyet hükümetine ve Ziraat Bankası ile henüz kurulmuş olan İş Bankası’na kredi sağladı. Banka, banknot basma yetkisini geri almadı ancak 1931’de Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulana kadar kamu hazinesinin mali işlemlerini yürütmeye devam etti. Mayıs 1925’te bankanın adı “Osmanlı Bankası” olarak değiştirildi, banka “Osmanlı” kelimesini adında taşımasına izin verilen tek kurumdu.

1933 ve 1952’de imzalanan iki yeni sözleşmeyle bankanın statüsü tamamen normalleşti ve ticari bir banka haline geldi. 5 Haziran 1933’te imzalanan ilk sözleşme, bankanın Türkiye’deki imtiyaz süresini 1952’ye kadar uzatırken, banka bu dönemde milli bankalarla aynı koşullarda vergi ödemeyi ve Türkiye Cumhuriyet Hazinesi’ne kredi açmayı taahhüt etti (TBMM, 1933). 1952’de imzalanan ikinci sözleşmeyle ise bankanın kamu hazinesiyle olan özel ilişkisi tamamen sona erdi ve banka, artık yalnızca ticari bir banka olarak faaliyet göstermeye başladı.

1996’da bankanın sahibi olan Paribas, Osmanlı Bankası’nın kontrolünü Garanti Bankası’na devretti. 2001 yılında Garanti Bankası, Osmanlı Bankası’nı Körfez Bankası ile birlikte bünyesine katarak tamamen entegre etti ve Osmanlı Bankası markası tüm şubelerden kalktı.

Bölüm 5: Son

Osmanlı Bankası’nın 1856’dan 2001’e uzanan 145 yıllık serüveni, bir imparatorluğun mali çöküşüyle bir cumhuriyetin mali bağımsızlık mücadelesinin iç içe geçtiği, ardından da küresel sermaye akışları içinde eriyip giden bir hikâyedir. Bankanın kuruluşu, Osmanlı’nın dış borçlara mahkûm oluşunun; işlevlerinin elinden alınması ise Cumhuriyet’in kendi mali kaderini tayin etme kararlılığının birer yansımasıdır.

Bu hikâyenin belki de en çarpıcı yanı, Osmanlı’nın kendi merkez bankasını kuramayışıdır. 1856’da kurulan banka, bir İngiliz-Fransız ortaklığıydı. 1863’te “imparatorluk bankası” unvanını aldı ama sahipliği değişmedi. 1875’te iflas eden devlet, 1881’de gelirlerinin önemli bir kısmını Düyun-u Umumiye’ye devretti. 1914’te bankanın imtiyazlarına son verildi ama bu kez de savaşın yarattığı enflasyon ve banknot basımıyla mali düzensizlik derinleşti. Osmanlı, elli yıl boyunca kendi parasını basamamanın, kendi bütçesini yönetememenin, kendi gelirlerini toplayamamanın bedelini ağır ödedi.

Cumhuriyet, bu deneyimden çıkarılacak dersi net bir şekilde gördü: Mali bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık eksik kalır. 1923’te Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, bu yolda atılan ilk adımdı. 1924’te Osmanlı Bankası’yla imzalanan yeni sözleşme, bankanın ayrıcalıklı konumuna son verirken, aynı zamanda Cumhuriyet’in yeni kurulan milli bankalarına kredi sağlamasını da temin etti. 1930’da ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Bankanın kuruluş kanununda vurgulanan bağımsızlık ilkesi, aslında Osmanlı Bankası deneyiminin doğrudan bir yansımasıydı: Para basma yetkisi tek başına Merkez Bankası’na aitti. Banka, hükümetin doğrudan kontrolünde olmayan, hazine işlemlerini yürüten ama siyasi iktidarın günlük kararlarından bağımsız bir kurum olarak kurgulanmıştı.

Bugün, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bağımsızlığı tartışılırken, aslında bu 145 yıllık deneyimin muhasebesi yapılıyor. Osmanlı Bankası’nın kuruluşu, iflası, Düyun-u Umumiye’yle gelirlerden olunması, savaş enflasyonu sadece tarih kitaplarında kalan olaylar değil; aynı zamanda bir ülkenin mali bağımsızlığını kaybettiğinde nelere yol açtığını gösteren canlı belgelerdir. Cumhuriyet’in kurucu iradesi, bu belgeleri okumuş ve onlardan çıkarılacak dersleri hayata geçirmiştir. Bir gün gelir de mali bağımsızlığa dair sorular tekrar gün yüzüne çıkarsa, yorum yapmak için bakılacak kıstaslar işte bu belgelerdedir.

Yazar

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir