Bir sorunum var: Üretemiyorum!
İnternet 30 Nisan 1993’ de ilk sosyal medya ağı ise 1995 de bulundu, insanın erişebildikleri arttıkça istekleri sonsuz bir hal aldı ve günümüz depresyonunun temel taşını ortaya çıkardık: Yaratıcılık. Yaratıcı insan daha kaliteli insandır algısını oluşturduk, sıfırdan bir şey üretemeyen insanlara ezik, üretebilen insanlara ilah gözüyle baktık, var olanın üstüne bir şeyler koyan insanlardan etkilenmedik, halbuki hiçbirimiz bir şeyler üretmeye gelmedik bu dünyaya, sevdiğimiz şey üzerine hayatımızı kurmaya gelmedik bu dünyaya, sevdiğimiz şeyi aramamaya geldik ama o sevdiğimiz rezil şeyi bulmak zorunda bırakıldık. Ben fene ve matematiğe biraz ilgim olduğu için mühendislik okumak zorunda kaldım, dostlarım az buçuk ellerinin ayarına hakim oldukları için tasarımla ilgili bölümler okuyorlar, bazıları ülkenin akıbetiyle yakından ilgilendikleri için siyaset okuyorlar ama hangimiz gerçekten istedik hayatımızı bunların üstüne kurmayı? Hangimiz sadece sevişip, yemek yiyip, uyuyup, gölleri ve dağları izleyip ölmek istemezdi? Yaratıcılık denen, asma kapılar ve yemyeşil bahçelerin ortasına konulan şeytani kavram insanı insan olmaktan kopardı ve insan hakaret olarak hayvan lafını kullanmaya başladı.
Sosyal medya ve bilginin erişebilirliğinin kolaylığı bir çok şey için başlangıç olurken en önemli şeylerin sonu oldu,
bilimsel anlamda hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen ruh kavramı yüzyıllar boyunca insanların birbirini tanımlarken sığındığı ve kendilerine bir şeyler katarken motivasyon aracı olan tamamen pragmatik bir kavramdı, bizse bu kavramı kendi aklımızla çürüttük. Her insanı birbirine benzettik, isteyen bilimde çığır açıcı bir yenilik yapsın, isteyen yazılar yazıp kitap okusun, isteyen müzik yapsın, isteyen o gün işinde ona verilen görevi yapsın; günün sonunda bunlardan birini yapmayan insan kendini rahat hissedemez hale geldi ve hepimiz aynı bokun lacivertine döndük.
İnsan bir hayvandır ve hiçbir hayvan yeni bir şeyler üretmek zorunda değildir, hayatta kalmak ve neslini devam ettirmek her hayvanın yegane amacıdır ve ekosistemin devamlılığı için bu böyle kalmalıdır ama insan içgüdülerine ve varoluşuna tamamen zıt gitmeyi tercih etti ve tüketim toplumunu yarattı. Her şeyi o kadar hızlı tükettik ki hiç durmadan üretmek zorunda kaldık. Avlanıp karnını doyuran insan artık gece yatağa kafasını koyduğunda o gün bir şey üretmediği için, kendisine yeni bir şey katmadığı için, dünyaya bir katkısı olmadığı için uyuyamıyor, peki insan ne zaman kendini böyle hissetmeye başladı?
Bir arkadaşı onun gitmediği bir ülkeyi gezip gördüğünde, başka biri kendisinde olmayan bir yeteneğe sahip olduğunda, sınıf arkadaşı ondan yüksek not aldığında, bir başkası onun yaşayamadığı veya yaşamadığı hayatı yaşadığında neden kendini kötü hissediyor insan? Neden her şeyi aynı anda istiyoruz, neden doyamıyoruz bir türlü, neden kendimizi yeterli bulamıyoruz? Çünkü artık yalnızca kim olduğumuzla değil, kim olabileceğimizle de karşılaştırılıyoruz. Önümüzde duran binlerce olasılığın her biri, sahip olmadığımız başka bir hayatı temsil ediyor. Bu yüzden hiçbir şey yeterli gelmiyor. Ne kadar öğrenirsek öğrenelim daha fazlasını öğrenen biri var. Ne kadar gezersek gezelim daha fazla gezen biri var. Ne kadar üretirsek üretelim daha çok üreten biri var.
Cebini doyurmayı hayatındaki yegane amacı bellemiş insanları bir çoğumuz her fırsatta eleştiriyoruz. “Parayı mezara mı götüreceksin, biraz kendini geliştir, ruhunu doyur, hobiler edin.” gibi cümleler ağzımızdan hiç eksik olmuyor, ve bir dönem doğruydu bütün bu söylenenler, çünkü kendine yatırım yapmanın bir ölçüsü yoktu. Para yüzyıllardır en önemli ölçüydü bütün insanlık için, dönemin alimleri de bunu eleştirdi, kaç paranız olduğu değil kendinize ne kattığınız önemli dediler hep haklılardı da, çünkü eskiden kaç tane film izlediğinizi binlerce insanla paylaşabileceğiniz bir Letterboxd veya dinlediğiniz şarkı sayısını diğerleriyle kıyaslayabileceğiniz bir Spotify yoktu. Artık entelektüel birikiminiz ve genişletmeye çalıştığınız ruhunuz bile bir at yarışı sizin için. Düzinelerce yeni parametre eklendi hayatımıza ve farkındalığına bir türlü varamadık bu değişimin, her pazar yaptığımız sporu Instagramda paylaşmakla her ay yatan maaşımızı paylaşmanın, kaç film izlediğimizi sergilemekle banka hesabımızı bütün arkadaşlarımıza göstermenin ne farkı kaldı. İnsanın içinde rekabet her zaman vardı, olmak zorundaydı, insana rekabet etme fırsatı verilen her mecrada kaos olacağı su götürmez bir gerçek ve maalesef ki artık elimizde en kişisel gelişime katkı sağlaması gereken konularda bile rekabet etme gücü var.
Eskiden kendine yatırım yapmanın ölçülebilir bir karşılığı yoktu. Bugün ise var. İzlediğimiz filmler sayılıyor. Dinlediğimiz şarkılar sayılıyor. Gezdiğimiz ülkeler sayılıyor. Okuduğumuz kitaplar sayılıyor. Spor yaptığımız günler sayılıyor. Bir zamanlar insanın yalnızca kendisi için yaptığı şeyler bile görünür ve karşılaştırılabilir hale geldi.
O kadar hızlı yarıştık, o kadar hızlı tükettik ve o kadar alıştık ki bu duruma, tüketirken üretmeyenleri taşlamaya başladık hep birlikte, çünkü her an tükenebilirdi elimizdekiler. Üretenlere bir süper güç gibi ve hasetle baktık hep, onlar olmasa neyi tüketecektik yoksa. Etrafımdaki herkes bir şeyler üretiyor; müzik, resim, yazı ve binbir türlüsü. Ben ise bütün bu arkadaşlarım adına mutlu olmam gerekirken kıskanıyorum hepsini, herkesin bir şeyler ürettiği bir günde yataktan sadece yemek ve tuvalet için kalkıyorum bazen, hiçbir şey yapmama gerek yokken, hiçbir sebebim yokken nefret ediyorum kendimden. Bütün bunları ben hissetmedim, böyle hissetmemi sağladılar, boşa geçen günlerin anlamsız olduğunu söyledi bütün sözde sanatçılar, sıfırdan bir şey yaratmadığım bütün günler benim aleyhimeydi. Yaratıcı değilim, aklımda daha önce yapılmamış herhangi bir şeyle ilgili bir fikir doğmuyor bir anda hatta o kadar uyuşuğum ki tükettiğim şeyleri bile yeni bir şey öğrenmek veya kendimi iyi hissetmek için değil, sadece tatmin olmak için tüketiyorum bazen. Zamanımı boşa geçirdiğimi düşünüp bir film açıyorum ve daha entelektüel hissederken buluyorum kendimi, Instagram’da takip ettiğim insanların yaşadıkları hayatları gördükçe, gezdikleri şehirleri gördükçe kıskançlıktan geberiyorum. Kıskanıyorum, çünkü onlar kadar çok üretmeyi geçtim tüketemiyorum bile, vaktimi onlar kadar dolu harcayacak kadar vizyona sahip değilim ve en önemlisi bütün bunları düşünüp planlayacak kadar yaratıcı değilim. Bana bende olmayan bütün bu özelliklere sahip olmam gerekiyormuş gibi hissettiren her şeye inanılmaz bir kin doluyum ama bu sefer de bu kini kusacak kadar cesur değilim.
