Sanki Psikolojik Gibi: Gibi Dizisinin Psikolojik Anatomisi
Giriş: Televizyonda Yeni Bir Kırılma ve Gibi Evreni
Türkiye’de komedi anlayışının nasıl değiştiğine hep birlikte şahit oluyoruz. Yıllarca klişe komedilerinden ve parmak sallayan dramalardan sonra, aklımızı karıştıran, gündelik hayatın saçmalığını yüzümüze vuran işlere geçiş yaptık. İşte bu dönüşümün en absürt ve psikososyal açıdan en derinlikli temsilcilerinden biri hiç şüphesiz Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi’nin elinden çıkan Gibi.
Kesişim dergimizin bu sayısında, Gibi’nin o tuhaf evrenine biraz daha yakından bakıyoruz. Gibi, yalnızca yüzeyde güldüren bir komedi dizisi değil, modern insanın savruluşunu, kimlik krizlerini ve çağdaş varoluşun o bulanık halini önümüze seren devasa bir düşünce alanı. Dizi, gündelik hayattaki küçücük krizleri alıp evrensel bir saçmalık şölenine çevirirken, aslında bizim zihnimizle, çelişkilerimizle ve modern çağdaki savunma mekanizmalarımızla doğrudan bir oyuna girişiyor. Gelin, bu dramatik komedinin psikolojik, sosyolojik ve felsefi katmanlarına doğru samimi bir yolculuğa çıkalım.
“Gibi” Olma Hali ve Projenin Doğuşu
Aslında her şey hepimizin evlere kapandığı 2020 pandemisinde başladı. Bütün dizi projeleri iptal olurken o mesleki boşluk anında Feyyaz Yiğit halihazırda cebinde tuttuğu üç kısa öykü senaryosunu Aziz Kedi’ye gösteriyor ve 21 gün gibi delice bir sürede dizinin ilk sezonu ortaya çıkıveriyor. Yazarların bilinçaltındaki tüm saçma meseleleri pürüzsüz ve filtresiz bir dürüstlükle metne aktarmalarını sağlayan en önemli motivasyon pandeminin yarattığı kriz anı oluyor. Aziz Kedi o dönemde uzun süredir Londra’da yaşıyor ve bu başyapıtı hayata geçirmek için Türkiye’ye geliyor. Kendi ifadesiyle Türkiye’ye değil, Türkçe için yapılan bir eser bu.
Dizinin “Gibi” ismi de boşuna seçilmiş değil. Feyyaz Yiğit’in arkadaş ortamlarında uzun uzun saçmalayıp lafı “…gibi” diye bağladığı bir tiplemesinden geliyor. Ayrıca yazarlar diziyi kelimenin tam anlamıyla hiçbir şeye benzetemedikleri için bu ismi uygun görmüşler. Hiçbir şeye bütünüyle uymayan o tanımlanamazlık ve kesinlikten kaçış hali. Dizinin yapım aşaması bile komedi!
Karagöz ve Hacivat’ın Nevrotik Torunları
Yılmaz, İlkkan ve Ersoy üçlüsünü izlerken aklınıza Karagöz ve Hacivat geliyor mu? Kesinlikle gelmeli, çünkü karşımızda onların bol anksiyeteli, bol sorunlu torunları var.
Psikolojik açıdan bakarsak Yılmaz, tamamen anlık istekleriyle hareket eden, dışarıdan çok mantıklı konuşuyormuş gibi görünse de aslında her şeye eleştirel ve yıkıcı bir mesafeden yaklaşan modern bir Karagöz’dür. Sansürsüz, dürtüsel ve çoğu zaman patolojik. İlkkan ise tam bir “süperego” (bu kelimeyi İlkkan’ın vurgulu sesiyle okuyun). Toplumsal kurallara aşırı bağlı görünen, sürekli entelektüel havalara giren, onay bağımlısı ve yoğun ama kırılgan narsisizmiyle modern bir Hacivat.
Dizideki söz komiği, ironi, deyim oyunları, laf cambazlıkları ve gündelik dilin çarpıtılması yoluyla yaratılan eleştirel mizah, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun komedi unsurlarıyla ile harika bir paralellik kuruyor. Eski tiyatrodaki ses benzerliklerinden doğan o tatlı yanlış anlaşılmalar, Gibi evreninde yerini üst düzey Sokratik sorgulamalara ve çıkışı belli olmayan epistemolojik inatlaşmalara bırakıyor.
Tıpkı geleneksel formlarda olduğu gibi, günümüz dijital dünyasında da absürt mizahın toplumsal bir eleştiri aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu sayede dizi, geleneksel ile modern arasındaki sürekliliği kusursuzca temsil ediyor. Peki bu saçmalıkta Ersoy’un rolü ne? O bu deliliğin ortasında, çaresiz bir dengeleyici unsur, ama böylece bizim gerçeklikle kurduğumuz masum bağ görevini üstleniyor.
Mümkün Ama Düşük Olasılıklı: Bilişsel Gerçeklik Testi
Senarist Aziz Kedi, dizinin olay örgüsünü “possible but unlikely” olarak tanımlıyor. Bizi ekrana kilitleyen o büyü de tam burada başlıyor. Gülerken “Abi bu ne lan!” dediğimiz ancak hemen akabinde başımıza gelebilecek olaylar olduğunu anladığımız o küçük ikilemde kalmak zihnimizdeki gerçeklik algısını sarsıyor.
Karakterler o anlamsızlık okyanusunda boğulmamak için çaresizlik ve izolasyon gibi asıl büyük varoluşsal korkularıyla yüzleşmek yerine, bir çuval kuru domatesi, bir pop şarkısını ya da bir masa oyunu kurallarını hayat memat meselesine dönüştürüyorlar. Psikanalizde buna “yer değiştirme” (displacement) deniliyor. Biz izleyiciler de devasa kaygılarımızın komik ve küçük takıntılara indirgendiğini gördüğümüzde, karakterlerle beraber büyük bir bilişsel rahatlama yaşıyoruz.
İsyan ve Hasetin Felsefesi
Dağhan Dönmez’in “gibi’nin Felsefesi” kitabında da analiz edildiği üzere, dizi aslında çok katmanlı bir felsefi zemin. Diziyi izlerken Byung-Chul Han’ın “Performans Toplumu” kavramına karşı karakterlerin sergilediği o tatlı aylaklık hallerini görüyoruz. Onlarınki pasif bir tembellik değil sistemin sürekli “üret ve başarılı ol” baskısına karşı İlkkan’ın deyimiyle “RA-Dİ-KAL” bir direniş.
Bir de tabii Nietzsche’nin “haset” (ressentiment) kavramı var. Yılmaz ve İlkkan’ın başkalarının başarılarına ve mutluluklarına duydukları nevrotik kıskançlık, onları içten içe kemirirken güçlü bir şekilde mizahı harlıyor. Karakterlerimiz bazen kibirle güneşe uçmaya çalışıp hüsranla yere çakılıyorlar, bazen de gündelik ritüellerin kaybıyla derin varoluşsal sancılar çekiyorlar.
Hegemonik Erkeklik ve Otoritesiz Mikro Güç Savaşları
Dizinin sosyolojik açıdan belki de en devrimci, en zekice yanlarından biri alışılageImiş “toksik erkek” komedisini temelinden yıkmasıdır. Aziz Kedi ve Feyyaz Yiğit’in masaya oturduklarında koydukları altın kuralı hatırlayalım: Cinsiyetçilik ve homofobi kesinlikle olmayacak, olanla da dalga geçilecek.
Akademik dilde “hegemonik erkeklik” olarak tanımlanan kavram, toplumda iktidarı elinde tutan, erkeklerin üstünlüğünü meşrulaştıran ve kendini argo, şiddet veya sertlikle sürekli kanıtlamak zorunda hisseden bir güç mitidir. Hegemonik erkeklik, otoritesini korumak için diğer erkeklik biçimlerini ve kadınları ikincil konuma iter. Ancak Gibi evreninde bu kavram asla ama asla mevcut değil. Karakterlerimizin tamamı erkek ancak hiçbiri bu gücü temsil etmez. Aksine zayıf, korkak, dedikoducu ve sürekli birbirlerinin onayına muhtaçtırlar.
Ancak bu, aralarında güç savaşları olmadığı anlamına gelmiyor. Karakterler dünyayı yönetecek kudrete sahip olamasalar da gündelik hayatın mikroskobik detaylarında, kimin haklı veya kimin daha entelektüel olduğuna dair devasa “mikro güç savaşlarına” girişirler. Badanacının estetik algısı ya da ev taşıma merasimi kendi içinde amansız bir iktidar kavgasına dönüşür. Erkeklik, o hep bildiğimiz kaba kuvvet ve şiddetle değil, karakterlerin çaresizlikleri, ünlemleri ve kibirleri üzerinden yıkılıp yeniden tanımlanıyor.
Savunma Mekanizması Olarak Mizah
Peki, ekrandaki bu gergin ve geçimsiz insanlara gülerken zihnimizde aslında neler oluyor? Burada Sigmund Freud’un kapısını çalmamız gerekiyor. Psikanalizin kurucusu Freud, tam olarak bu konu hakkında yazdığı kitabı “Espriler ve Bilinçdışı İlişkiler”de mizahın insanın sahip olduğu en olgun, en derin savunma mekanizmalarından biri olduğunu söyler.
Toplum olarak yüzleşmesi acı veren konularımız, içimizde tuttuğumuz korkularımız ve bastırılmış anksiyetelerimiz vardır. İnsan egosu kendini tehdit altında hissederse bu derin kaygıyla yüzleşmek yerine durumu absürtleştirmeyi veya onu esprilerle ambalajlamayı seçer. Freud’a göre içsel sansürlerimiz ve bastırdığımız kaygılar mizah yoluyla bilince geçip boşaldığında, o tehlikeli enerji bizi güldürür ve rahatlatır. Gibi dizisinin zaman zaman “Yılmaz Bey Banyo” bölümündeki gibi travmatik sınırları zorlayan ofansif bir dili olsa da aslında yaptığı şey tam olarak budur. Karakterlerin mizahı bir kalkan gibi kullanması tesadüf değildir. Dizi bizi konfor alanımızdan çıkarır, gizli korkularımızla yüzleştirir ve zihnimizin en karanlık odalarını mizah ile havalandırarak bir psikolojik arınma yaşatır.
Zihnin Sınırları feat. Kuki
Tüm bu psikolojik, felsefi ve sosyolojik okumaların zirvesi olarak, dizinin şüphesiz en ikonik ve zihnimizi en çok zorlayan anlarından birine, yani “Kuki” bölümüne değinmeden bu analizi bitirmek, özellikle de İlkkan’a, haksızlık olur.
Kıvanç Kılınç’ın hayat verdiği İlkkan karakterinin, “Sahibe Seher” tarafından balkonda boynuna bir tasma takılıp bırakıldığı, adının “Kuki”ye çıktığı o çarpıcı sahneyi aklınıza getirin. Yılmaz’ın kapıdan bağırarak o efsaneleşen “Naptı hani, yürüye yürüye gitti köle oldu!” ve ardından eklediği “Sen boğazına tasma takıp gez diye bu hallere düştük, aşağılık herif!” şeklindeki isyanı sadece bir komedi unsuru değil, çok derin bir psikolojik teslimiyetin resmidir.
Buradaki asıl ürkütücü ve bir o kadar komik olan psikolojik detay, İlkkan’ın o balkonda fiziksel bir zorlamadan veya zincirden ziyade, tamamen kendi zihinsel sınırlarının içine hapsolmuş olmasıdır. Otoriteyi dışarıdan bir baskı aracı olarak değil, gönüllü olarak içselleştirmiştir. “Kuki olmak”, insanın kendi hür iradesinin getirdiği ağır varoluşsal sorumluluktan, karar verme yükünden kaçıp, köleliğin sunduğu sınırları belli, hastalıklı bir rahatlığa sığınma halidir.
Özgürlük, birey için korkutucu bir belirsizliktir, oysa itaat, zihni bu belirsizlikten kurtarır. İlkkan bu karmaşık belirsizliği değil, itaat etmenin getirdiği sınırları benimsemiş olacak ki kölelik süresi dolduktan sonra bile Yılmaz ve Ersoy’u “Abi asansör sahipeler için, sahibe miyiz biz niye asansöre binelim!” gelmiş geçmiş bir otoriteye olan bağıntısını gözler önüne serdi. İnsanın zihinsel sınırlarının içselleştirilmiş bir otorite karşısında nasıl esneyebileceğini, bilincin kendi özgürlüğünden kaçıp kendini kendi elleriyle nasıl nesneleştirebileceğini ancak Gibi bu kadar can yakan ama bir o kadar da absürt bir dille anlatabilirdi.
İşte tam da bu yüzden Gibi sadece kahkahalar atmamızı sağlayan bir dizi değil. Zihnimizin karanlık köşelerinde dolaşan, farkında bile olmadan hem kendimiz hem toplumla kurduğumuz çelişkili ilişkileri tokat gibi yüzümüze vuran benzersiz bir psikolojik modern çağ aynasıdır.
