Kunuri’den NATO’ya: Kore Savaşı ve Türkiye’nin Soğuk Savaş’a Girişi

1. Bölüm: Giriş

Kore Savaşı dendiğinde aklımıza ilk gelenler: Kunuri kahramanları, süngü hücumları, eksi derecelerde savaşan Mehmetçik, “Türkler geliyor” efsanesi. Bunlar, hepimizin ezbere bildiği, küçük yaşlarda büyüklerimizden dinlediğimiz hikâyeler. Ulusal belleğimize kazınmış zafer anlatısı, kahramanlık destanlarıyla doludur.

Peki ya bu tarihin arka sayfalarında saklı kalan, üzeri örtülen, sorgulanmayan, zaferin gölgesinde kalan gerçekler? Ya bu kahramanlık hikayesinin perde arkasında, bir avuç insanın bir gecede aldığı, bir milletin kaderini değiştiren ve bugün hâlâ etkilerini hissettiğimiz bir dizi karar yatıyorsa?

Herkes Kore Savaşı’nı bilir. Ama çok azımız, bu savaşın aslında askeri bir müdahaleden çok, soğuk realpolitiğin bir sonucu olarak, demokrasinin en temel değerlerini nasıl da kolayca harcanabildiğinin çarpıcı bir örneği olduğunu sorgulanmıştır.

Türk askerinin canı pahasına yapılmış siyasi pazarlıkları, Meclis’in nasıl devre dışı bırakılarak 7500 kilometre ötede bir askeri harekatın meşrulaştırıldığını, muhalefetin sesini neden duyuramadığını ve en önemlisi, 1950 yazında alınan bu kararın, bugün hâlâ tartıştığımız demokrasi ve dış politika krizlerinin temelindeki yasal zafiyetlerle nasıl doğrudan bir bağlantısı olduğunu göreceğiz. Çünkü 1950 yazında Yalova’daki bir köşkte alınan o karar, aslında sadece bir savaşa katılma kararı değildi. Türk demokrasisinin sınavını verdiği, maalesef zayıf kaldığı ve bedelini ağır ödediğimiz bir milattı. Ve bu miladın yarattığı sarsıntılar, dalga dalga günümüze kadar ulaştı.

2. Bölüm: Kararın Alınma Süreci

Kore Savaşı’na asker gönderme kararı, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en hızlı alınan ve en az tartışılan dış politika kararlarından biridir. Kararın alınma süreci, dönemin siyasi aktörlerinin kısa bir zaman dilimindeki yoğun trafiğini ortaya koymaktadır.

Savaşın başlamasının ardından, ABD öncülüğündeki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 25-27 Haziran 1950 tarihleri arasında aldığı üç önemli kararla (BMGK 82, 83 ve 84 sayılı kararlar), Kuzey Kore güçlerinin Kore Cumhuriyet’i topraklarına gerçekleştirdiği saldırının bir barış ihlali teşkil ettiğini belirtti ve üye ülkeleri “Yarımadadaki barış durumunu yeniden tesis etmek suretiyle Kore Cumhuriyeti’ne gerekli yardımların yapılmasına” çağırmıştı. Bu kararın alınabilmesinde belirleyici olan diplomatik faktör, Sovyetler Birliği’nin Güvenlik Konseyi toplantılarını Ocak 1950’den itibaren boykot ediyor olmasıydı. Moskova yönetimi, Çin’in BM koltuğunda Çin Halk Cumhuriyeti yerine Tayvan’daki milliyetçi rejimin (Çin Cumhuriyeti) oturmasını protesto etmek için bu boykotu sürdürüyordu. Bu nedenle, kritik müdahale kararları oylanırken Sovyetler salonlarda yoktu ve veto haklarını kullanamıyorlardı. Doğan bu diplomatik boşluk ABD’nin istediği kararların hızla alınmasını sağladığı gibi Türkiye’nin çağrıya nasıl cevap vereceği sorusunu gündeme getirdi. Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar başta olmak üzere dar bir kadro, bu sorunun cevabını arıyordu.

Bu bağlamdaki en kritik buluşma, 18 Temmuz 1950’de Yalova’da gerçekleştirildi. Toplantıya, dönemin Başbakanı Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut ve kuvvet komutanları katıldı. Toplantıya dair resmi bir tutanak bulunmamakla birlikte, basına yansıyan bilgiler ve dönemin diplomatik yazışmaları, katılımcılar ve kararın içeriği hakkında fikir vermektedir.

Toplantı sonucunda alınan karar, herhangi bir yasal prosedürü beklemeksizin uygulamaya konuldu. Dikkat çeken nokta, bu toplantıda alınan kararın öncesinde Meclis’in sürece dâhil edilmemiş olmasıdır.

Yalova’da alınan karar, TBMM’nin onayına sunulmadı. Hükümet, asker gönderme yetkisini Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı makamlarının inisiyatifine dayandırarak, yasama organını sürecin dışında bıraktı. Dönemin anayasası 1924 Anayasası’nın 26. maddesi, “…Devletlerle sözleşme, antlaşma ve barış yapmak, harp ilan etmek… gibi görevleri Büyük Millet Meclisi ancak kendisi

yapar.” diyerek yetkinin Meclis’te olduğunu hükme bağlamıştı. Ancak hükümet, asker gönderme kararını “savaş ilanı” olarak değil, “BM’nin çağrısına uyum” olarak nitelendirerek bu maddeyi doğrudan muhatap almadı. Muhalefet ise karara sert tepki gösterdi. Bu tepkinin belki de en somut örnek Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve ana muhalefet lideri İsmet İnönü karardan 3 sene sonra, 18 Kasım 1953 Meclis’te grup kürsüsünde yaptığı konuşmadır. Konuşma, asker gönderme kararının yarattığı anayasal soruna açıklık getirir niteliktedir. Savaşa girişten bu konuşmanın yapılmasına kadar geçen sürede elbette başka konuşmalar yapıldı ancak bu tepkinin en somut örneğinin 1953’te olması, bu konunun dönem siyasetinin en tartışmalı unsurlarından biri olduğunun ve geçen zamana rağmen ulusal bellekteki yerini koruduğunu gözler önüne serer. İnönü’nün bu sözleri, muhalefetin karara bakışını özetlemektedir:

“Arkadaşlar; Kore denilen mesele, bu memleketin bir harbe girmesi meselesidir. Ve bu harbe iktidar Büyük Millet Meclisine danışmadan girmiştir. İnsaf ediniz. Ve o zaman bunu Başbakan müdafaa etti, dedi ki, “Bu harp ilânı değildir, sulhun vasıtasıdır.” Hayır, 3 sene dünya boğazına kadar kan içinde yüzdü.

Sonra, Büyük Millet Meclisi karar verdi, dedi. Meclis daha evvel harp kararını vermemişti.

Ben bir iki defa meseleye temas ettim. Dediğim bir tek şey vardır, harp kararı bundan sonra Meclise sorulmadan verilmesin. Hükümete bunu dedirtemedim. Hükümet bunu demezse her gün bunun üzerinde ısrar edeceğim. Bu memleketin bir gün harbe girmesi mukadder ise o kararı ancak Büyük Millet Meclisi verecektir. Siz geleceksiniz, anlatacaksınız, Büyük Millet Meclisinin kararını alacaksınız ve eğer imkânı varsa, karşınızda anlayış bulursanız memleketin bütün siyasi partilerini bu harp kararında birleştirmeğe çalışacaksınız. Ama nihayet mesuliyet sizdedir.”

3. Bölüm: Şimal Yıldızı, NATO’ya Doğru

Türk tugayının Kore’ye ayak basmasından kısa bir süre sonra, savaşın seyrini değiştiren beklenmedik bir gelişme yaşandı. 19 Ekim 1950’de Çin Ordusu Kore sınırını geçti. On binlerce Çinli asker, Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin hatlarının gerisine sızmaya başlamıştı. Birleşmiş Kuvvetleri Komutanı Douglas MacArthur’un “Noel’e kadar zafer” hayalleri çıkmaza girdi. İşte bu hengâme içinde, geri çekilen bir ordunun artçısı olarak koruma görevi, henüz bölgeye yeni intikal etmiş olan Türk tugayına verildi.

Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5.083 kişilik tugay, Kunuri bölgesinde, üç piyade tümeninden oluşan yaklaşık 25.000 kişilik bir Çin kuvveti tarafından kuşatıldı. Çatışmalar sayıca beş kat üstün bir düşmana karşı, 27-29 Kasım günleri arası üç gün üç gece aralıksız sürdü. Türk askerinin savaştığı koşullar son derece ağırdı. Donma noktasının çok altındaki soğuk, her an pusuya yatmış bir düşman, cephane ve erzak ikmalinin kesilmesi gibi durumlara rağmen Türk tugayı, çözülmedi. Savunmayı sürdürdü, etrafını saran ateş çemberini yardı. İşte tam bu anda, General Yazıcı’nın telsizden yaptığı “Çemberi yardık, cepheye ekmek gönderin, görev verin.” anonsu dünya basınında yankı buldu.

Tugayın kayıpları ağır oldu. Resmî rakamlara göre 218 şehit, 455 yaralı, 94 kayıp. Verilen bu ağır bedel, Türk askerinin morali bozulmadan birliğini korumasını engellemedi. Tugayın, kuşatmayı yararak düzenli bir şekilde geri çekilmeyi başarması, 8. ABD Ordusu’nun tamamen kuşatılıp yok edilmesini önledi ve savaşın kaderini değiştirdi.

Öyle ki, Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanı General Douglas MacArthur, bu başarıyı şu sözlerle ifade etti:

“Kore’deki askeri durum tüm Amerikan kamuoyu tarafından endişeyle takip ediliyor. Ancak bu endişe dolu günlerde, Türklerin gösterdiği kahramanlık Amerikan milletine umut vermiş, onlara cesaret aşılamıştır. Amerikan kamuoyu, Türk Tugayı’nın hizmetlerinin değerini tam olarak takdir etmekte ve onlar sayesinde Sekizinci Amerikan Ordusu’nun düzensizliğe düşmeden çekilebildiğini bilmektedir. Amerikan halkı anlıyor ki, Kore’deki Birleşmiş Milletler Kuvvetleri, Türklerin gösterdiği kahramanlık sayesinde kuşatılmaktan ve komünistlerin eline düşmekten kurtulmuştur.”

Kunuri’deki bu direniş, sadece askeri bir başarı değil; aynı zamanda büyük bir propaganda zaferiydi. Birleşmiş Milletler Ordusu’nun imha olmaktan kurtulmasında Türk Tugayı’nın rolü, dünya basınında geniş yankı buldu. General MacArthur’dan başlayarak birçok ABD’li üst düzey komutan, Türk askerini övdü.

Türk tugayının katıldığı ikinci büyük çarpışma, 25-27 Ocak 1951’de Yongin yakınlarındaki Kumyangjang-ni Muharebesi’dir. Amerikan 8. Ordusu’nun “Yıldırım Operasyonu” kapsamında gerçekleştirilen bu muharebede, tugay kendisinden sayıca üstün bir Çin kuvvetine karşı taarruza geçmiş ve mevzilerini korumuştur. Çarpışma sonunda her iki taraf da ağır kayıplar vermiştir. Bu muharebenin ardından tugay, ABD Üstün Birlik Beratı ile ödüllendirilmiştir.

Takip eden yıllarda tugay, sırasıyla Chorwon-Seul Taarruzu (Nisan 1951), Vegas Cephesi (1952) ve Demir Üçgen bölgesindeki savunma harekâtlarında (1952-1953) yer almıştır. Bu çatışmaların çoğunda tugay, geri çekilen Birleşmiş Milletler kuvvetlerini korumak veya belirli tepeleri ele geçirip tutmakla görevlendirilmiştir. Resmî kayıtlara göre, Türk tugayı savaş boyunca toplamda 741 şehit, 2068 yaralı ve 163 kayıp vermiştir.

Ancak savaşın bir de perde arkası vardı. Kunuri’de kahramanlık destanı yazan ve Başkomutan tarafından bizzat övülen Türk askerinin ekonomik karşılığı, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles tarafından Senato’da şok edici bir şekilde ifade edildi. Bakan, Kunuri’de kendi kolordusunun imha edilmesini önleyen Türk askerinin maliyetinin yalnızca 23 sent, buna karşılık bir Amerikan askerinin maliyetinin ise 70 dolar olduğunu söylüyordu. Washington’ın stratejik hesaplarında, Türk askerine biçilen değer bir avuç soğan veya birkaç metre kefen bezinden ibaretti. “Müttefiklik” kavramının soğuk yüzü, bir insan hayatının bu denli ucuzlaştırılmasında gizliydi.

Bu aşağılayıcı değerlendirmeye en sert tepki, Nâzım Hikmet’ten geldi. Dulles’in sözlerine “23 Sentlik Asker” şiiriyle yanıt veren şair, bir Türk askerinin hayatının 23 sentle ölçülemeyeceğini, binlerce yıllık medeniyet birikiminin ve insan onurunun asla bu kadar ucuz olmadığını haykırıyordu:

23 Sentlik Asker

Mister Dulles,

sizden saklamak olmaz,

hayat pahalı biraz bizim memlekette.

Mesela ikiz gram et alabilirsiniz, koyun eti,

Ankara’da 23 sente,

yahut iki kilo kuru soğan,

yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,

elli santim kefen bezi yahut,

yahut da bir aylığına

yirmi yaşlarında bir tane insan.

erkek,

ağzı burnu, eli ayı yerinde,

üniforması, otomati üzerinde,

yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,

belki tavşan gibi korkak,

belki toprak gibi akilli

belki gençlik gibi cesur,

belki su gibi kurnaz

(her kaba uymak meselesi) ,

belki ömründe ilk defa denizirecek,

belki ava meraklı, belki sevdalıdır.

Yahut da aynı hesapla Mister Dulles

(tanesi 23 sentten yani)

satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden

İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,

seksen beş onda altısını yahut

bir çift iskarpin parasına.

Yalnız bir mesele var Mister Dulles,

herhalde bunu sizden gizlediler:

Size tanesini 23 sente sattıkları asker

mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,

mevcuttu otomatiksiz filan,

mevcuttu sadece insan olarak

mevcuttu, tuhafınıza gidecek,

mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,

daha sizin devletinizin adı bile konmadan.

Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,

mesela, Mister Dulles,

yeller eserken yerinde sizin New-York’un,

kurşun kubbeler kurdu o

gök kubbe gibi yüksek,

haşmetli, derin.

Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.

Hali dokur gibi yonttu mermeri,

ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına

ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.

Dahası var Mister Dulles,

sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,

zulüm gibi,

hürriyet gibi,

kardeşlik gibi sözlerin,

dövüştü zulme karşı o,

ve istiklal ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,

ve yarin yanağından gayri her yerde,

her şeyde,

hep beraber,

diyebilmek için,

yürüdü peşince Bedreddin’in

O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali’dir.

Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:

922 yılı 9 eylülüdür.

Dedim ya Mister Dulles,

Herhalde bütün bunları sizden gizlediler,

ucuzdur vardır illeti.

Hani şaşmayın,

yarin çok pahalıya mal olursa size,

bu 23 sentlik asker,

yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,

her millet gibi büyük Türk milleti.

Dulles’in “ucuz müttefik” çıkışı ve Nâzım’ın buna verdiği yanıt, savaşın kahramanlık anlatılarının ardındaki çarpık ekonomik ve siyasi pazarlığı gözler önüne seriyordu: NATO’ya giriş sürecinde müttefiklik, insan hayatının farklı fiyatlarla etiketlendiği bir pazarlığa dönüşüyordu. Ve bedelini ödeyenler, yine “ucuz” bulunan Mehmetçikler oluyordu.

Mehmetçiğin Kore’deki fedakarlıkları, Türkiye’nin Batı bloğu içindeki konumunu sağlamlaştırmada kritik bir rol oynadı. Türk askeri, uluslararası kamuoyunda “güvenilir müttefik” sıfatını pekiştirmişti. Türkiye’nin BM çağrısına kayıtsız kalmayarak aktif rol üstlenmesi, NATO üyeliği için koz olarak kullanıldı. Savaşın bitimine doğru, Türkiye’nin üyeliği konusundaki görüşmeler hızlandı. 15 Temmuz 1951’de Türkiye’nin “Kuzey Atlantik Antlaşması’na katılmasının uygunluğu” konusunda anlaşmaya varıldı. Türkiye’nin üyeliğini içeren protokoller, 18 Şubat 1952’de imzalandı.

Kore Savaşı’na katılımın stratejik hedefi olan NATO üyeliğine ulaşılmıştı. Ancak Türk kamuoyunda “zafer” olarak kodlanan bu mücadele, yasal açıdan farklı bir tablo çizmektedir. 23 sent ibaresi, savaşın kahramanlık anlatılarının ardındaki çarpık ekonomik ve siyasi pazarlığı gözler önüne seriyordu; NATO’ya giriş sürecinde müttefiklik, farklı ülkelerin hayatlarına farklı fiyatlar biçildiği bir pazar ortamı oluşturuyordu. Bu pazarlığın bedelini ödeyenler, yine ‘ucuz’ bulunan Mehmetçikler oluyordu. İşte bu tablo, savaşın kazanımlarının yanı sıra, demokrasinin askıya alınması pahasına alınan risklerin ve yaşanan insani trajedinin de sorgulanmasını gerektirmektedir. Bu durum, dış politikada sıkça karşılaşılan bir paradoksun en çarpıcı örneğidir: Dışarıda “güçlü müttefik” imajı çizilirken, içeride demokratik denetim mekanizmaları nasıl devre dışı bırakılmıştır?

4. Bölüm: Demokrasinin Kılma Anı

Kore Savaşı’na asker gönderme kararı, yalnızca bir dış politika hamlesi değildi. Aynı zamanda, Türkiye’nin demokratik kurumlarının ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir sınav niteliği taşıyordu. Hükümetin, anayasanın açık hükmüne rağmen Meclis’i devre dışı bırakarak aldığı bu karar, ileride Türkiye’nin karşılaştığı askeri müdahalelerde tehlikeli bir emsal oluşturacaktı.

Hatırlayacağınız üzere, İsmet İnönü henüz 18 Kasım 1953’te, yani savaşın bitiminden sadece üç ay sonra, Meclis kürsüsünden şu uyarıyı yapmıştı:

“Ben bir iki defa meseleye temas ettim. Dediğim bir tek şey vardır, harp kararı bundan sonra Meclise sorulmadan verilmesin. Hükümete bunu dedirtemedim. Hükümet bunu demezse her gün bunun üzerinde ısrar edeceğim.”

İnönü’nün bu ısrarı, sadece bir muhalefet refleksi değil, aynı zamanda demokratik bir rejimde asker gönderme gibi hayati bir kararın nasıl alınması gerektiğine dair bir anayasal uyarıydı. Ancak bu uyarı, iktidar tarafından dikkate alınmadı.

Ve beklenen oldu. 27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri, Demokrat Parti hükümetine karşı bir darbe gerçekleştirdi. Darbenin gerekçeleri arasında, hükümetin “anayasaya aykırı uygulamaları” ve “Meclis’i yok sayan” kararları da sayılıyordu. Kore müdahalesi, doğrudan darbe bildirisinde yer almasa da hükümetin “demokrasiyi askıya alma” konusundaki eğiliminin ilk örneği olarak yorumlanabilir.

Bir bakıma, 1950 yazında Yalova’daki köşkte alınan karar, sadece bir savaşa katılma kararı değildi. Aynı zamanda, “zor zamanlarda demokrasinin rafa kaldırılabileceği” fikrinin normalleşmesine zemin hazırlamıştı. 27 Mayıs’a giden süreçte, bu zihniyetin daha da pekiştiğini söylemek yanlış olmaz. Tahkikat komisyonun kurulması ve verdiği cezalar bu zihniyetin en somut örneğidir. Anayasal düzen bütünüyle askıya alınmış ve gayrimeşru bir yönetim şekli gayrimeşru yöntemlerle tesis edilmiştir.

5.lüm: Bir “Zaferin” Anatomisi

Kore Savaşı, Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarında verdiği en önemli dış politika kararlarından biridir. Savaşın sonunda NATO üyeliği gibi stratejik bir kazanım elde edilmiş, Türk askerinin kahramanlığı dünya basınında geniş yankı bulmuştur. Kunuri’de yazılan destan, “Türkler geliyor” efsanesi ve General MacArthur’un övgü dolu sözleri, bu “zafer” anlatısının temel taşlarıdır.

Ancak bu anlatının gölgesinde kalan, üzerine pek düşünülmemiş bir başka gerçeklik daha vardır. 5.090 askerin binlerce kilometre ötedeki bir savaşa gönderilmesi gibi hayati bir karar, anayasanın açık hükmüne rağmen Meclis’e danışılmadan, dar bir kadronun inisiyatifiyle alınmıştır. Dönemin ana muhalefet lideri İsmet İnönü’nün “Bu karar Meclis’ten geçmeden tatbik ediliyor” uyarısı, iktidar tarafından dikkate alınmamıştır.

Savaşın bir de insani ve ekonomik boyutu vardır. Kore’de 741 şehit verilmiş, 2068 asker yaralanmıştır. Oysa dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, bir Türk askerinin maliyetini Senato’da 23 sent olarak açıklarken, bir Amerikan askerininkini 70 dolar olarak vermiştir. Bu çarpıcı eşitsizlik, müttefiklik ilişkisinin insan hayatını farklı fiyatlarla etiketlediği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

İşte bu tablo, Kore Savaşı’nın yalnızca bir “zafer” olarak okunamayacağını göstermektedir. Bu savaş, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi sınavında bir kırılma anı, dış politikada “güçlü müttefik” imajının içeride demokratik denetimin askıya alınması pahasına inşa edildiği bir paradokstur. 1950 yazında alınan o karar, sadece bir savaşa katılma kararı değildi. Türk demokrasisinin sınavını verdiği, zayıf kaldığı ve bedelini ağır ödediğimiz bir milattı. Ve bu miladın yarattığı sarsıntılar, dalga dalga günümüze kadar ulaştı. Bugün hâlâ tartıştığımız, demokrasi ve dış politika sorunlarının köklerinde, işte bu 1950 yazında atılan imzasız kararlar yatmaktadır.

Kaynakça:

· İsmet İnönü, TBMM’de CHP Grup Konuşması, 5 Ağustos 1950. (Aktaran: Ali Rıza Cihan (haz.), İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları (1920-1973) , II. Cilt (1939-1960), TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara 1992, s. 123-124.)

· https://www.unc.mil/Organization/Contributors/Turkey/

· Akbaş, T. (2017). Kore Savaşı’nda Türk Tugayı ve Ankara Okulu. Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, 15(29), 45-67.

· Aydemir, Ş. (2018). The Humanitarian Activities of the Turkish Brigade during the Korean War. Journal of Turkish-Korean Relations, 4(2), 112-128.

· Türk Tugayı Resmî Kayıtları / Genelkurmay ATASE Arşivi

· https://www.mfa.gov.tr/turkey-nato-together-for-peace-and-security-since60-years.en.mfa

· https://www.muharipgaziler.org.tr/kore-savasi

Genelkurmay ATASE Başkanlığı. Kore Savaşı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ameliyatı (1950-1953). Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1974. (Resmi askeri tarih için temel kaynaktır).

Yazıcı, Tahsin. Kore Birinci Türk Tugayında Hatıralarım. İstanbul: Ülkü Basımevi, 1963.

Toker, Metin. Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları: DP’nin Altın Yılları (1950-1954). İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1990

U.S. Senate Records. Mutual Security Act of 1953, Hearings before the Committee on Foreign Relations.

Yazar

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir