Sürrealizmin Sinemadaki Yeri ve Wong Kar Wai Filmleri
Sürrealizmin Doğuşu: Sürrealizmin temelleri, I. Dünya Savaşı’nın Avrupa’da yarattığı derin sarsıntıyla atıldı. 1914–1918 arasındaki yıkım, milyonlarca insanın ölümüne ve toplumların psikolojik çöküşüne yol açtı. Sanatçılar ve düşünürler bu buhranın ardından, akla, mantığa, toplum olarak ileri gitme fikrine ve en önemlisi rasyonalizme olan inançlarını kaybettiler, çünkü savaş tam olarak da bu rasyonel fikirlerin ve sistemin ürünüydü. Bu nedenle, yeni bir sanat arayışına girildi, mantığın ve realizmin değil, insanın daha ruhsal ve derin yanlarının dışa vurulduğu bir sanat lazımdı herkese.
1916’da Zürih’te bu arayışın ilk adımı atıldı. Dadaizm, geleneksel sanat anlayışını reddetti, bağımsızlığı, kaosu ve absürtlüğü benimsedi. İşin devamı da Freud’la geldi, Freud psikanalizinin temelini atan, insan davranışlarının büyük kısmının bilinçdışı süreçlerden geldiği ve rüyaların bastırılmış arzuların ifadesi olduğu fikri tabiki sanatçıları da etkiledi ve sürrealizm de bu fikirlerden kendi payına düşeni aldı. Gerçek doğuş, Andre Breton’un yayımladığı Sürrealist Manifesto ile gerçekleşti. Breton, manifestosunda sürrealizmi: “Saf psişik otomatizm: düşüncenin, aklın denetimi olmadan ifade edilmesi.” olarak tanımladı ve sürrealizm sanat tarihi kitaplarındaki yerini aldı.
1920’ler ve 30’lar sürrealizmin en parlak dönemi oldu. Bu dönemde sanatçılar rüyalar, bilinçaltı ve mantık dışı imgeler üzerinden eserler üretti ve muhtemelen sürrealizm denince aklınıza ilk gelen üç beş tablonun hepsi bu dönemde çizildi. Salvador Dali ve Max Ernst gibi isimlerin öncülük ettiği bu dönemde sanatçılar, gerçekliği çarpıtarak izleyicide hem şaşkınlık hem de merak uyandıran imgeler yarattılar.
Sürrealizm en başından itibaren sinemanın doğasına çok uygun bir akım oldu. Sürrealist sinema denince akla gelen ilk isimler David Lynch, Jean Cocteau gibi isimler olur tabiki de, gerçekten anlaması güç, metaforik bile olamayacak kadar absürt, rüya gibi sahneler, ama sürrealist sinema her zaman aklın mantığın almayacağı imgeleri güzel görünecek şekilde oturtmak değildi,
gündelik yaşantının içinde de gerçek olamayacak kadar garip atmosferler içinde bulunup, bilinçdışınızın oyunuymuş gibi hissettirecek kaoslar içinde kalabilirsiniz, Wong Kar Wai de tam olarak bunları işledi sinemasında, sürrealist sinema denince akla gelen ilk isimlerden biri olmasa da bu türün en sağlam temsilcilerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı diyebiliriz.
Wong Kar Wai, filmlerinin çoğunda insan hayatının anlamsızlığı ve değersizliğine değindi, aslında basit bir bakış açısıyla anlatılan hikayeler oldukça klişe aşk hikayeleri olarak yorumlanabilir, ancak her film dikkatli incelendiğinde ortak olan noktalar vardı, hikayeye ani şekilde girip bir anda kaybolan karakterler ve birbirini asla dinlemeyen hep bildiğini okuyan insanlar. Hepimiz tanıdığımız, sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanların hayatında önemli bir yerimiz olmasını ve hislerimizin karşılıklı olmasını bekleriz ve çok yüksek oranda işler beklediğimiz gibi gitmez, işte tam bu gerçekliği yakaladı Wong Kar Wai filmlerinde, ana karakter zannettiğimiz kişinin hayatına sadece beş dakikalığına dahil olan, kalan sahnelerin hepsinde bir rolü olacakmış gibi hissedilen ama bir anda çıkıp giden karakterler ve daha sonrasında ana karakter zannettiğimiz kişinin bile filmden çıkıp gidip bizi aynı mekanda yeni bir hikayeyle baş başa bırakması. İnsanların birbirini dinlememesi, sürekli konudan konuya atlanılması, kronolojik sıranın kimi zaman bozulması ve bütün bu bahsettiklerim takip etmesi oldukça zor bir rüya atmosferi çıkartıyordu ortaya, bazı sahneler sanki senaryo akışını sağlamak için değil de sırf orada olması daha güzel görüneceğinden orda gibiydi ve bütün bu tercihler Andre Breton’un sürrealizm tanımına oldukça şaşırtıcı şekilde uyuyordu: ”Düşüncenin, aklın denetimi olmadan ifade edilmesi.”
As Tears Go By: İlk filmler sanki bir tarz arayışı gibiydi, bir kendini bulma çabası ve sonrasında yapacağı her filmden ögeler taşıyan sahneler. Çok sigara içen karakterler, sanki yüz yıl ötede robotlar tarafından ele geçirilmiş bir dünyayı anlatan bir bilim kurgu filmindeymişcesine neon renkler ve kamera açıları, Kubrick vari müzikler ve Blade Runner izliyormuşcasına bir atmosfer, alışık olmadığımız kamera açıları, yakın çekimden yakılan sigaralar ve her zaman olacağı gibi vicdansal çelişkiler. Normalin aksine kronolojik sıraya sadık kalınmış bir mafya filmi, bu yazıdaki asıl konumuz olan rüya benzeri atmosferler konusunda en zayıf kalan filmlerinden biri olduğu için hızla sonraki filmlere geçiyoruz.
Days Of Being Wild: Wong Kar Wai’nin stilini yavaş yavaş oturttuğu başyapıtı, yarım kalan, “ee noldu şimdi” dediğimiz bir sürü hikaye ve bir insanın başka biri için ne kadar önemsiz olabileceğinin en iyi portrelerinden biri. Fallen Angels vari bir atmosfer, anlaşılması oldukça güç, sert ve manipülatif karakterler, “Hangi aşkın gerçek aşk olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.”, derdini dinlediği kadına aşık olan erkekler. Hikayenin ortasında dahil olup yine ortasında hikayeden çıkan karakterler film özelinde sürrealist bir hava katsa da gerçek hayata dönüp baktığımızda tam olarak izlemeye alışık olduğumuz şeyleri izletiyorlar bize. Karakterlerin en ufak derinliğinin olmaması da cabası, hiç tanımadığımız adamların ve kadınların birbirine kötü davranmasını izlerken kendimizi kaybedip bir rüyadaymış gibi hissediyoruz kendimizi, son altı ayım nasıl geçtiyse tam olarak yansıtan bir başyapıt.
Ashes Of Time: Zaman kavramının artık ortadan kalktığı, yine oldukça sert, bir yandan da çok aşık bir sürü savaşçının inanılmaz şiirsel anlatımı. Ne zaman ne olduğunu hatta kimin kim olduğunu bile kavrayamayacağınız, kendinizi sadece atmosferin kollarına bırakmanızla keyif alabileceğiniz bir çöl filmi, Wong’un tarzını oturtma konusunda en önemli adımlarından biri olduğu bir sonraki filmlerinin en iyileri olmasından aşikar. Yalnız bu sefer aşk konusunda çok üstünde durduğu bir konu var Wong’un, pişmanlık. İçtiği büyülü şarapla geçmişi unutan bir seri katilin kaybolmuşluğu ve kalan bütün karakterlerin geçmişle olan imtihanlarını izledik ama sanki o şaraptan bir yudum da biz almış gibiydik, hangi sahne geçmiş hangi sahne gelecek karıştırdık, karşımıza çıkan adamları daha önceden görüp görmediğimizi bilemedik ve kalan herkes gibi çölün ortasında kaybolduk biz de.
Chungking Express: Belki de en iyisi vardı sırada Wong’un en iyisi değil, olabilecek en iyisi vardı. Takibi oldukça zor, flu, kaotik, korkunç bir açılış, normal hayatın çok içinde olan duyguların en imkansız haliyle aktarılması “Elli yedi saat sonra bu kadına aşık olcakaktım”, yine derinliği hiç olmayan ama inanılmaz güçlü auraya sahip karakterler, sadece kendisi hakkında baştan makale yazılabilecek Blonde karakteri, filmi ikinci kez izlediğimizde fark edebileceğimiz minik detaylar (Faye karakterinin daha önceden Blonde’yle denk gelmiş olması.), filmi belki de en unutulmaz yapan şey: karakterlerin, ananas kutusu, California Dreamin şarkısı gibi ögelerle özdeşleştirilmesi oldu. Tek ortak noktası, mekan ve duygu yoğunluğu olan iki farklı hikaye ve resmen bir rüya havası.
Önceki filmlerinde temelini attığı kaotik tarzının tamamlanmış halini ilk gördüğümüz filmi olduğunu söyleyebiliriz, yine derinliği olmayan karakterler ve yine zamandan ve birbirinden bağımsız hikayeler, karakterlerin gerçek hayattan kopukluğu ve depresifliği yaşadıkları koca şehrin neon ışıkları eşliğinde inanılmaz bir şekilde aktarılmış, “Birini tanımak hiçbir şey ifade etmez çünkü insanlar değişir.”. Yine olabildiğince şiirsel ve kaotik bir başyapıt.
Fallen Angels: Eğer kendinizi bir bilinmezlik silsilesi içinde hayal ediyorsanız size resmen içinde yaşayabileceğiniz alternatif bir evren sunan, ciddi etkileyici ve korkunç bir film. Şehrin en neon renklerinde resmen kendini kaybetmiş insanlar ve onlarla birlikte kaybolan biz varız kadrajda. Takip etmesi neredeyse imkansız sahneler, aurası inanılmaz güçlü, ağzından sigarası eksik olmayan, oldukça ütopik ve anlamsız hayatlar yaşayan karakterler, anlatmaya çalışılan şey sanki bir hikaye değil de bir duygu gibi, her insana hayatının başka bir dönemini hatırlatacak mide bulandırıcı bir duygu. Filmin en rüyasal ve sürrealizme yaklaşan kısmı yeni tanışan insanların birbirini çok önceden tanıyormuşcasına tavırları, spontane ve alakasız tanışıklıklar, barda yan yana oturup aniden oldukça derin konular konuşmaya başlayan karakterler sanki biz de o sahneyi daha önceden izlemişiz hissi yaratıyor. Karanlık ve inanılmaz depresif atmosferiyle Fallen Angels için Chungking Express’in karanlık ve daha deneysel bir ruh eşi demek yanlış olmaz.
Happy Together: Fallen Angels’ın devamı niteliğinde bir atmosfer ama çok daha net bir toksik aşk hikayesi, olabildiğince çalkantılı bir ilişkiye sahip iki adamın bir yandan kendilerine homoseksüel bir birey olarak toplumda yer bulma çabaları, bir yandan ise kendi ilişkilerindeki kendilerinden bile büyük olan düğümü çözme denemeleri. Onlarca terkediş ve terkedişlerden bir tane az geri barışma. Fakat yine olması gereken şekliyle, hikayeye son dakika dahil olup bir anda çıkan ve neyi simgelediği, hikayenin hangi kısmına katkı sunduğu belli olmayan bir karakter, Wong’un daha romantik filmlere geçiş yapacağı haberinin eski tarzıyla harmanlanmış versiyonu denebilir
In The Mood For Love: İlk kez gördüğümüz, olabildiğince elegant karakterler. Takım elbisesi ve ipince elbisesi olmadan hiç görmediğimiz insanlar ve fazlasıyla romantik bir aşk hikayesi, sürrealist bir hikayedense ince işlenmiş bir aşk filmi denebilir bu film için, hakkıında sayfalarca kelime dökülebilecek ama bizim için başka günün konusu olacak olan konu ise harikulade müzik kullanımı diyebiliriz.
2046: Eskilere anlamlı bir atıf denebilir, bir yandan süregelen takım elbiseli ruh hali, bir yandan da yine aynı şehirlerin sokaklarında ya kendini yada çok sevdiklerini kaybetmiş bir sürü insan ama enteresandır tek bir baş rolümüz var bu sefer, kimseyle paylaşılmamış dobra ve kararlı bir rol, yaşadıklarını yazdıklarına uyarlayan ve başka geliri olmadığından işinde oldukça iyi olduğunu çıkarabileceğimiz bir yazar, cazibesine katlanamayan bir sürü kadınla geçen hikayelerinin arasında yazdığı romana dönüyoruz bazen ve o çok çekici, kalpsiz adamın içinde tutamadığı her şeyi bilim kurgu romanına kustuğunu görüyoruz. İnanılmaz bir film olsa da, Wong’un tarz değişikliğinin kurbanı olarak konumuza en uzak düşen filmlerinden biri diyebiliriz.
(The Grandmster ve My Blueberry Nights, konudan tamamen bağımsız oldukları için değinme gereği duymadık.) Sürrealist sinemanın en önemli temsilcilerinden biri olan Wong Kar Wai’nin filmlerini tecrübe ettik, onayladık, şapka çıkarttık.
