Beton Üzerine Büyümek: Türkiye’nin İnşaat Sektörüne Bağlılığı, Katma Değer Eksikliği
Giriş
İlk bakışta Türkiye’nin 2000’lerdeki ekonomik hikayesi aslında bir başarıdır. 2001 kriziyle dibe vuran ekonomi, IMF gözetimindeki reformlar süreciyle kendini toparlamış ve yıllık ortalama yüzde beş civarı büyümüştür. Bu büyüme uluslararası alanda övgü kazanmıştır; hatta Türkiye, Dünya Bankası tarafından gelişmekte olan bir ülke olarak gösterilmiştir. Ancak bu başarı tablosunun ardında başka bir gerçeklik yatmaktaydı. Söz konusu bu büyüme büyük ölçüde ülke dışından gelen sıcak para akışıyla finanse edilen ve inşaat sektörünü merkez alan bir borç modeliydi (Orhangazi ve Yeldan, 2021). Bu model kısa sürede hem istihdam ve refah yaratmıştır ama aynı zamanda derin yapısal problemlere, cari açığa, dış borca, sanayisizleşme sürecine de önayak olmuştur. Ülkemizde 2023’te yaşadığımız acı deprem ise bu modelin bir nevi çöküşüdür. Bu yazı ülkemizde neden bu büyüme modelinin benimsendiğini, yapısal problemlerini ve makroekonomik sonuçlarını analiz etmekte ve bu modelin neden sürdürülemez olduğunu ortaya koymaktadır.
İnşaat Modelinin Faydaları
İnşaat sektörü, demiryolu, havayolu, liman ve köprü gibi altyapı yatırımlarını kapsayan oldukça geniş bir sektördür. İnşaat endüstrisi, ekonominin en büyük ve önemli sektörlerinden birini oluşturmakta olup her dönemde ekonomiye ciddi katkılar sağlamaktadır (Hillebrandt, 1985). Sektör, emek yoğun teknolojileri uygulanabilir kılması sayesinde istihdam yaratmada kritik bir rol üstlenmektedir. Altyapı ve verimli tesisler ise sosyo-ekonomik gelişmeye önemli katkılar sunmaktadır. Bu nedenlerle inşaat sektörü, bir ekonomiyi durgunluktan büyümeye taşıyan temel unsurlardan biri olarak değerlendirilmektedir (Alper, 2017).
Neden Bu Model
2001 ekonomik krizi sonrası Türkiye ekonomisi tarihinin en büyük çöküşlerinden birini yaşıyordu; lira değer kaybederken, GSYİH daralıyor ve enflasyon yükseliyordu. IMF gözetiminde hazırlanan toparlanma planı ise Ortodoks politikalar üzerine kuruluydu bu da yüksek faiz anlamına geliyordu. Bu yüksek faiz ortamı ise bir arbitraj getiri imkânı sağlayarak dışarıdan sermaye çekmeyi başarmıştır. 2001 sonrası küresel faiz yüzde iki buçuk seviyelerinde seyrederken, Türkiye’de bu oran yüzde otuzun üzerindeydi (Orhangazi ve Yeldan, 2021). Bu sermaye girişi lirayı görece değerlendirerek ithalatı ucuzlatmış ve enflasyonu düşürmüştü. Ancak Liranın değerlenmesiyle ithalatçıların rekabet gücü zayıflamış ve ucuzlayan ithal mallar iç üretimi baskı altına almıştı. Yüksek faiz ortamı üreten sektörlere yönelik yatırımı azaltıp bunun yerine kısa vadeli finansal hareketler gelir üretiyordu.
Bu koşullar içinde iktidara gelen AKP modeldeki boşluklardan yararlandı, iktidara geldiğinde bütçe açığı veremiyordu çünkü IMF buna izin vermiyordu ama TOKİ üzerinden kamu arazilerini inşaata açarak bütçe dışı harcama yaptı. Böylece hem altyapı yatırımı yaptı hem de yakın çevresindeki müteahhitlere iş verdi. İnşaatın siyasi cazibesi de açıktı: yol, köprü, konut hepsi görünür, somut. Hızla şehirleşen ve ev sahibi olmak isteyen milyonlara doğrudan hitap ediyordu. Hem müteahhit mutlu, hem esnaf mutlu, hem de kiracı ev sahibi oldu. Öte yandan, 1999 depremi kentsel dönüşüme meşru bir zemin sunuyordu, hem güncel yapı stoğunu yenilemek zorunluydu hem de kamuoyu desteği de mevcuttu; ama malesef zamanla amaçtan sapılarak spekülatif bir inşaat çılgınlığına dönüştü.
Neden katma değer üretilemiyor?
Standart ekonomik teori doğrultusunda, vergi sabit tutulduğu varsayımı altında hükümet harcamalarının artmasının faiz oranlarını yükselterek ‘dışlama etkisine’ (crowding out) yol açacağı öngörülmektedir. Ancak bu yaklaşım, kamu harcamalarının niteliği arasında ayrım yapmaz. Oysa altyapı ve üretken yatırımlar gibi bazı harcamalar ekonomik büyümeyi destekleyebilir ve özel sektör yatırımlarını teşvik edebilir. Türkiye örneği incelendiğinde ise teorinin öngördüğünden çok daha ağır bir tablo ortaya çıkmaktadır: kamu inşaat harcamaları özel yatırımları teşvik etmek bir yana, güçlü bir dışlama etkisi yaratmıştır. Bir başka deyişle Devlet ne kadar para harcarsa, özel seektörün fabrika ve üretim yatırımı yapması bir o kadar zorlaştı. Nitekim Türkiye’de 1986-2014 döneminde kamu yatırımlarının özel sektör yatırımlarını dışladığını ampirik olarak ortaya koymuştur (KESBİÇ, DÜNDAR and DEVRİM, 2016). Bunun temel nedeni yatırımların niteliğiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de büyüme stratejisi öncelikle konut odaklı biçimde kurgulandı; kaynaklar büyük ölçüde konut ve AVM gibi tüketim yapılarına yönlendirildi. Fabrika, liman ve demiryolu gibi üretim kapasitesini artıran altyapı yatırımları ise yeterince yapılamadı ve bu durum katma değer üretimini kısıtladı.
Ayrıca, inşaatın ekonomideki etkisini doğru değerlendirmek için sektörün yapısal niteliğini anlamak gerekmektedir. İnşaat, literatürde “trade edilemeyen” bir sektör olarak tanımlanmakta ve bu nedenle uluslararası ticarette herhangi bir yer bulamamaktadır. Bu temel özellik, sektörün yaparak öğrenme etkisinden yararlanma kapasitesini önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Tekstil veya makine imalatı gibi alanlarda biriken bilgi ve deneyim zamanla teknoloji ihracına, yüksek verimlilikli üretime ve daha karmaşık ürün geliştirmeye dönüşebilmektedir. İnşaatta ise bu tür bir dönüşüm son derece sınırlı kalmaktadır. İstihdam tarafında da benzer bir tablo söz konusudur: 2017 yılında inşaat istihdamında kayda değer bir artış gözlemlenirken sanayi istihdamı aynı seviyede seyretmiş, bu da inşaat odaklı büyümenin sanayileşmeye katkı sağlamadığını açıkça ortaya koymaktadır (Orhangazi ve Yeldan, 2021).
Modelin Kırılma Noktaları
İnşaat merkezli büyüme modeli, küresel likiditenin fazla olduğu dönemlerde, düzgün işliyordu. Ama bu koşulların değişmesiyle birlikte modelin içindeki tüm gerilimler aynı anda patladı.
2013 Fed Tapering Sinyali: ABD Merkez Bankası’nın tahvil alımlarını yavaşlatacağını duyurması (bu da piyasaya para enjekte edilmesinin yavaşlatılması anlamına gelmekteydi), gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akışlarını yavaşlattı. Türkiye lirasının değer kaybetmesiyle birlikte Merkez Bankası Ocak 2014’te gece yarısı acil faiz artışı yapmak zorunda kaldı. Bu kriz tam olarak geçmedi; 2015-2016 siyasi çalkantılarıyla birleşince Türkiye ekonomisi öngörülemez bir hale geldi. Şirketler yatırım kararlarını erteledi yatırımcılar daha temkinli davrandı ve ekonomi üzerindeki baskı arttı.
2018 Kur Krizi: 2018 krizi inşaat sektörünü enerji sektörünün ardından en büyük döviz borcu sorunuyla karşı karşıya bırakan ikinci sektör olarak öne çıkardı. Liradaki yüzde kırk civarındaki değer kaybı şirketlerin bilançolarını alt üst etti; onlarca firma iflas ya da konkordato başvurusuna gitmek zorunda kaldı. bu krizin önceki Türkiye krizlerinden dört temel farkı ise: kırılganlığın kaynağının kamu borcundan özel sektöre kayması, on yılı aşkın genişlemenin birikimli deformasyonları, değerlenen liranın tahrip ettiği ihracat kapasitesi ve kurumsal yapının aşınmasından kaynaklanan politika tutarsızlıkları (Orhangazi and Yeldan, 2021). Bu dört fark bir arada değerlendirildiğinde 2018 krizinin neden geçici bir çalkalanma değil, yapısal bir çöküşün işareti olduğu anlaşılmaktadır.
2023 Depremi: Ancak inşaat modelinin gerçek sınavı 6 Şubat 2023’te yaşandı. Kahramanmaraş merkezli depremler 53.000’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine ve 280.000’den fazla binanın yıkılmasına ya da ağır hasar görmesine neden oldu. Toplam ekonomik hasar 103,6 milyar dolar olarak hesaplandı. Asıl sarsıcı olan boyut ise buydu: 1999 sonrasında yapılan, yani yeni deprem yönetmeliklerine göre inşa edilmiş binalar da yıkıldı. SWP Berlin’in (2023) raporunun aktardığına göre 1999’dan bu yana 38 milyar dolar deprem vergisi toplanmış; ancak bu paranın nasıl harcandığı belirsizliğini korumaktadır.
Baker Institute’un (2024) analizi, AKP hükümetinin 2018’de yeni yapı standartlarını güçlendirirken aynı yıl mevcut standart altı binaları paralı af kapsamına aldığını belgelemektedir. Bu çelişki, inşaat sektörünün güvenlik standartlarını değil siyasi çıkarları önceliklendirdiğini açıkça göstermektedir. inşaat hacmi ile kalitesi birbirinden kopmuştu. GSYİH rakamlarına yüksek katkı görünüyordu, ama bu katkı dayanıklı, güvenli, kaliteli yapılar üretmiyordu (Buyukyoran and Yaman, 2024).
Günümüze Etkisi
Türkiye’nin inşaat üzerine olan bu büyüme modeli sona ermemiş olmasıyla beraber yapısal etkileri hala hissedilmektedir. Yüksek enflasyon,kronik cari açık ve TL değer kaybı bu modelin sonuçlarından sadece bazılarıdır. Sanayisizleşme sürecinde kaybedilen üretim kapasitesi geri kazanılamamaktadır. Genç nüfus iş bulmakta zorlanırken vasıflı iş gücü yurt dışına göç etmektedir. Bu süreçte konutlar asıl amacı olan yaşam alanı olmaktan çıkıp halk için erişilmesi çok güç bir yatırım aracına dönüşmüştür. 2023 yılı bu kötüye giden tabloya bir de insani boyut katmış bu ardı arkası kesilmeyen inşaat büyümesinin faturasını maalesef yine vatandaşlar çok ağır biçimde ödemiştir. Türkiye’nin önündeki yol açıktır: sadece büyümeyi beton üzerine değil, bilgi, teknoloji ve üretim üzerine inşa etmemiz gerekmektedir.
